SİTESOL1
TOLGAGÖKÇELİ
Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... KAPAĞI AÇILAN KİTAP | 6 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV-4 | Adı: İstiklâlimize Kan Veren Malatyalılar- Ahmet Uğurcan – Esaretin Uzun Gölgesi, Dininden Dönmeyen Yiğit

| KAPAĞI AÇILAN KİTAP | 6 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV-4 | Adı: İstiklâlimize Kan Veren Malatyalılar- Ahmet Uğurcan – Esaretin Uzun Gölgesi, Dininden Dönmeyen Yiğit| Yazar: Mehmet Ali Cengiz | Tür: Kültürel Bellek ve Sözlü Tarih Derlemesi | Sayfa: 60-69 | Yıl: 1989 | Yayıncı: Yeni Malatya Gazetesi Tesisleri | Tanıtım: Hilmi Dulkadir *       Soğuk Bir Kış Günü, Gündüzbey’de Bir Ev       1985 yılı. Son altmış yılın en soğuk kışı yaşanır. Geceleri -15, gündüzleri -5 derece. Her taraf buz tutmuştur. Yazar Mehmet Ali Cengiz, Gazi Ahmet Uğurcan’ı ziyaret için yola çıkar. Yeşilyurt’un Gündüzbey Mahallesi’nde olduğunu söylerler. Buz kaplı sokaklarda yürüyerek evi bulurlar.       Gazi Ahmet Efendi başını çevirir, ellerini gözlük yapar gibi yüzüne götürür. “Buyurun…” der. Eşi Zahide Teyze sobayı yakar. Çıtır çıtır yanan odunların sıcaklığı odaya yayılır. El öpüp otururlar. Maksatlarını anlatırlar. Yaşlı gazi nereden başlayacağını şaşırır. Ama bir kere başlayınca söz sel olur akar.       “Babamın öldüğünü hatırlamıyorum. Küçükmüşüm…” der. Doğumu 1310 (1894) olarak yazılıdır ama o, yaşının yüze dayandığını söyler. “O zaman doğumu kim biliyor? Erken asker olmasın diye sonradan yazdırırlarmış erkek çocuklarını. Hepsini 8-10 yaş küçük yazdırma adetmiş. Benimki de öyle olmuş.”       Yoksuldur. Okuma yazma bilmez. Günlerini avcılıkla ve çalışmakla geçirir. Ailesi avcılığı sevdiği için onlara “Avcıgil” derler.       Seferberlik, Açlık, Susuzluk, Süngü ve Esaret       Seferberlik ilan edildiğinde davullar çalar, minarelerde ezan okunur. “Seferberlik…” derler. Onu alıp şubeye teslim ederler. Yaya olarak Harput’a, oradan yine yaya Van’a götürürler. Altı ayda varırlar. Aç, ayakkabısız, yatacak yer bulamadan…       Cepheye sürülürler. Gece vakti düşmanın üzerine süngüyle yürürler. “Allah Allah” sesleri, “Dayanın aslanlarım” nidaları yankılanır. O karışıklıkta sol bacağına bir süngü saplanır. Kan vıcık vıcık. Nefes aldıkça soluğu yarasından çıkar. Bayılır. Esir düşer.       Hoy, Moskova, Kamplar ve İnanç       Hoy şehrine getirilir. On ay hastanede kalır, iyileşir. Bir çiftlik sahibi onu ve arkadaşı Kürdoğlu’nu alıp götürür. Çiftliğin sahibi İvaniç daha merhametlidir. Ahmet Efendi çalışır, göze girer, kâhya olur. Yemeği içmesi yerindedir ama yüreği hep türkü söyler: “Vatanımızı, yakınlarımızı bir türlü hatırımızdan çıkaramayız.” Kaçmaya kalkışır, yakalanır. Bir Alman’la anlaşıp yine kaçar, yine yakalanır. Moskova’ya, oradan bir kampa gönderilir. Sonra trene, sonra vapura… Gümrü, Batum derken bir bakarsın ki kendini Moskova’da bir kışlada bulur. “Sibirya’ya gönderecekler” derler. Ay, gün, yıl nedir bilmez olur.       Derken bir gün başka bir vapura bindirilir. Vapura yaklaşırken Türkçe sesler duyar. Subaylar, askerler… El sıkışmalar, kucaklaşmalar. “Müjdeler olsun, kurtuldunuz!” Varna’ya çıkarlar. Dört yıl süren esaretten sonra nihayet İstanbul’a, oradan memleketine döner. Ama dönüş, düşündüğü gibi olmaz. “Eve geldiğimde herkes şaşırır. Çünkü bizim ölümüz olmuş, ağıtımız yakılmıştır.” Çarıksız gelir eve. Hiçbir şeyi yoktur. Zaten ölmüş bilinmektedir.       “Devlet Bize Bir Şey Vermedi”       Yoksul olduğu için kimse kızını vermez. “Esirden geldikten sonra evlendim. 45 yaşında vardım. İşim, toprağım, param yoktu. Üç dört yerden kız istedik, kimse vermedi. Sonra bu Zahide ile evlendim” der.       Ahmet Uğurcan’ın en can alıcı cümlesi şu olur: “Ama devletimiz bize bir şey vermedi. Çarıksız geldim eve. Zaten ölmüş biliniyordum. Hiçbir şeyimiz yoktu. Yoksul diye kız vermediler. Devletimiz elimizden tutup halimizi bile sormadı. Geldik yoksul, işte gidiyorum yoksul. Bir maaş bile bağlamadılar.”       Söylerken sesi titrer. Yıllarca içinde biriktirdiği bu sözü ilk defa dışarı döker.       Yine de savaşın kazandırdığı bir şey vardır: “Mustafa Kemal Paşa geldi de dirliğimiz, düzenimiz oldu.” Ve şu sözü hepimize ders gibidir: “Esirliğin, düşmanın amansızlığını görmeyenlere yurt, yuva hiç gibi gelir. Bunların kıymetini bilmek gerekir evlat.”       Veda ve Hatıralar       Yazar, onu daha fazla yormamak için izin ister. Ayrılırken Gazi Ahmet Efendi sobanın başında, mangalın sıcaklığında, altmış yıllık hayat arkadaşı Zahide’yle baş başa kalır. Hatıralarıyla…       Ahmet Uğurcan, 1990’lı yılların başında vefat eder. Arkasında üç oğul, dört kız, yirmi üç torun, yirmi sekiz de torun çocuğu bırakır.  Ve bir sitem: “Devlet bize bir şey vermedi…” Ama biz biliyoruz ki onun verdiği şey, ölçüyle tartılmayacak kadar büyüktür: Vatan. *       Bakılacak Yayınlar:  •⁠  ⁠Esir kampları ve Birinci Dünya Savaşı’nda Türk esirler hakkında: Prof. Dr. Cemil Kutlu, “Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Esirler”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004. •⁠  ⁠Moskova ve Sibirya kampları hakkında: Dr. Yücel Güçlü, “Eski Türk Esirleri ve İngilizler”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001. * |KAPAĞI AÇILAN KİTAP| 13 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV-5 |Adı: İstiklâlimize Kan Veren Malatyalılar- Bombay, Singapur, çırılçıplak soyuluş, zorla at ve eşek eti yediriliş, adeta cehennemi yaşamış bir gazi: Ömer Erkişi | Yazar: Mehmet Ali Cengiz | Tür: Kültürel Bellek ve Sözlü Tarih Derlemesi| Yayıncı: Yeni Malatya Gazetesi Tesisleri |
Ekleme Tarihi: 07 Haziran 2026 -Pazar

KÜLTÜR YAZILARI... KAPAĞI AÇILAN KİTAP | 6 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV-4 | Adı: İstiklâlimize Kan Veren Malatyalılar- Ahmet Uğurcan – Esaretin Uzun Gölgesi, Dininden Dönmeyen Yiğit

| KAPAĞI AÇILAN KİTAP | 6 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV-4 | Adı: İstiklâlimize Kan Veren Malatyalılar- Ahmet Uğurcan – Esaretin Uzun Gölgesi, Dininden Dönmeyen Yiğit| Yazar: Mehmet Ali Cengiz | Tür: Kültürel Bellek ve Sözlü Tarih Derlemesi | Sayfa: 60-69 | Yıl: 1989 | Yayıncı: Yeni Malatya Gazetesi Tesisleri | Tanıtım: Hilmi Dulkadir
*
      Soğuk Bir Kış Günü, Gündüzbey’de Bir Ev
      1985 yılı. Son altmış yılın en soğuk kışı yaşanır. Geceleri -15, gündüzleri -5 derece. Her taraf buz tutmuştur. Yazar Mehmet Ali Cengiz, Gazi Ahmet Uğurcan’ı ziyaret için yola çıkar. Yeşilyurt’un Gündüzbey Mahallesi’nde olduğunu söylerler. Buz kaplı sokaklarda yürüyerek evi bulurlar.
      Gazi Ahmet Efendi başını çevirir, ellerini gözlük yapar gibi yüzüne götürür. “Buyurun…” der. Eşi Zahide Teyze sobayı yakar. Çıtır çıtır yanan odunların sıcaklığı odaya yayılır. El öpüp otururlar. Maksatlarını anlatırlar. Yaşlı gazi nereden başlayacağını şaşırır. Ama bir kere başlayınca söz sel olur akar.
      “Babamın öldüğünü hatırlamıyorum. Küçükmüşüm…” der. Doğumu 1310 (1894) olarak yazılıdır ama o, yaşının yüze dayandığını söyler. “O zaman doğumu kim biliyor? Erken asker olmasın diye sonradan yazdırırlarmış erkek çocuklarını. Hepsini 8-10 yaş küçük yazdırma adetmiş. Benimki de öyle olmuş.”
      Yoksuldur. Okuma yazma bilmez. Günlerini avcılıkla ve çalışmakla geçirir. Ailesi avcılığı sevdiği için onlara “Avcıgil” derler.
      Seferberlik, Açlık, Susuzluk, Süngü ve Esaret
      Seferberlik ilan edildiğinde davullar çalar, minarelerde ezan okunur. “Seferberlik…” derler. Onu alıp şubeye teslim ederler. Yaya olarak Harput’a, oradan yine yaya Van’a götürürler. Altı ayda varırlar. Aç, ayakkabısız, yatacak yer bulamadan…
      Cepheye sürülürler. Gece vakti düşmanın üzerine süngüyle yürürler. “Allah Allah” sesleri, “Dayanın aslanlarım” nidaları yankılanır. O karışıklıkta sol bacağına bir süngü saplanır. Kan vıcık vıcık. Nefes aldıkça soluğu yarasından çıkar. Bayılır. Esir düşer.
      Hoy, Moskova, Kamplar ve İnanç
      Hoy şehrine getirilir. On ay hastanede kalır, iyileşir. Bir çiftlik sahibi onu ve arkadaşı Kürdoğlu’nu alıp götürür. Çiftliğin sahibi İvaniç daha merhametlidir. Ahmet Efendi çalışır, göze girer, kâhya olur. Yemeği içmesi yerindedir ama yüreği hep türkü söyler: “Vatanımızı, yakınlarımızı bir türlü hatırımızdan çıkaramayız.”
Kaçmaya kalkışır, yakalanır. Bir Alman’la anlaşıp yine kaçar, yine yakalanır. Moskova’ya, oradan bir kampa gönderilir. Sonra trene, sonra vapura… Gümrü, Batum derken bir bakarsın ki kendini Moskova’da bir kışlada bulur. “Sibirya’ya gönderecekler” derler. Ay, gün, yıl nedir bilmez olur.
      Derken bir gün başka bir vapura bindirilir. Vapura yaklaşırken Türkçe sesler duyar. Subaylar, askerler… El sıkışmalar, kucaklaşmalar. “Müjdeler olsun, kurtuldunuz!” Varna’ya çıkarlar. Dört yıl süren esaretten sonra nihayet İstanbul’a, oradan memleketine döner.
Ama dönüş, düşündüğü gibi olmaz. “Eve geldiğimde herkes şaşırır. Çünkü bizim ölümüz olmuş, ağıtımız yakılmıştır.” Çarıksız gelir eve. Hiçbir şeyi yoktur. Zaten ölmüş bilinmektedir.
      “Devlet Bize Bir Şey Vermedi”
      Yoksul olduğu için kimse kızını vermez. “Esirden geldikten sonra evlendim. 45 yaşında vardım. İşim, toprağım, param yoktu. Üç dört yerden kız istedik, kimse vermedi. Sonra bu Zahide ile evlendim” der.
      Ahmet Uğurcan’ın en can alıcı cümlesi şu olur: “Ama devletimiz bize bir şey vermedi. Çarıksız geldim eve. Zaten ölmüş biliniyordum. Hiçbir şeyimiz yoktu. Yoksul diye kız vermediler. Devletimiz elimizden tutup halimizi bile sormadı. Geldik yoksul, işte gidiyorum yoksul. Bir maaş bile bağlamadılar.”
      Söylerken sesi titrer. Yıllarca içinde biriktirdiği bu sözü ilk defa dışarı döker.
      Yine de savaşın kazandırdığı bir şey vardır: “Mustafa Kemal Paşa geldi de dirliğimiz, düzenimiz oldu.” Ve şu sözü hepimize ders gibidir: “Esirliğin, düşmanın amansızlığını görmeyenlere yurt, yuva hiç gibi gelir. Bunların kıymetini bilmek gerekir evlat.”
      Veda ve Hatıralar
      Yazar, onu daha fazla yormamak için izin ister. Ayrılırken Gazi Ahmet Efendi sobanın başında, mangalın sıcaklığında, altmış yıllık hayat arkadaşı Zahide’yle baş başa kalır. Hatıralarıyla…
      Ahmet Uğurcan, 1990’lı yılların başında vefat eder. Arkasında üç oğul, dört kız, yirmi üç torun, yirmi sekiz de torun çocuğu bırakır. 
Ve bir sitem: “Devlet bize bir şey vermedi…” Ama biz biliyoruz ki onun verdiği şey, ölçüyle tartılmayacak kadar büyüktür: Vatan.
*
      Bakılacak Yayınlar: 
•⁠  ⁠Esir kampları ve Birinci Dünya Savaşı’nda Türk esirler hakkında: Prof. Dr. Cemil Kutlu, “Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Esirler”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004.
•⁠  ⁠Moskova ve Sibirya kampları hakkında: Dr. Yücel Güçlü, “Eski Türk Esirleri ve İngilizler”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001.
*
|KAPAĞI AÇILAN KİTAP| 13 Haziran 2026 | Sayı: XXXIV-5 |Adı: İstiklâlimize Kan Veren Malatyalılar- Bombay, Singapur, çırılçıplak soyuluş, zorla at ve eşek eti yediriliş, adeta cehennemi yaşamış bir gazi: Ömer Erkişi | Yazar: Mehmet Ali Cengiz | Tür: Kültürel Bellek ve Sözlü Tarih Derlemesi| Yayıncı: Yeni Malatya Gazetesi Tesisleri |

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.