•
Mersin’in Toroslar’a dayandığı bir yamaçta, Gözne-Korum Mahallesi’nin kurak sıcağına inat topraktan fışkıran yaban çiçekleri, tam da şu an bakıldığında sıradan bir kır tepeciğinin çok ötesinde doğanın asırlardır sürdürdüğü en zarif şarkılarından birini söylüyor; zira, yaz güneşinin sarartıp kavurduğu o kuru otların, eğreltilerin ve toprağın kehribar tonları arasından başını göğe kaldıran Yaban Havucu (Daucus carota) toplulukları, narin şemsiyeleriyle adeta kuraklığın ortasında bembeyaz birer serinlik vahası yaratıyor…
İncecik ama maşeri bir dirençle toprağa tutunan yeşil sapların ucunda, geometrik bir kusursuzlukla örülmüş yüzlerce minik taç yaprak yan yana gelip dantel gibi işlenmiş dairesel şemsiyeleri oluştururken, göz tam bu saniyede tepeciğin ortasında kümelenmiş o sık ve coşkulu gruba kayıyor; bir araya geldiklerinde çorak bir meyl bir anda düğün yerine dönüyor, yalnızlığın gri tonları siliniyor ve kolektif bir varoluşun o mağrur cazibe merkezi şekilleniyor.
Ancak bakışlar biraz daha geriye, taşların arasına serpilmiş gibi duran tekil yapılara kaydığında, gruptan bağımsız ama aynı kökten beslenen o ferdi duruşların zarafeti hissediliyor; bir gruba sığınmadan, kimseye yük olmadan kendi küçük toprağını aydınlatan o tekil çiçekler, adeta yalnızlığın da kendince bir asaleti ve şiiri olduğunu kanıtlıyor.
Biyolojik bir mucizeyi saklayan o şemsiyelerin tam merkezine dikkatle odaklanıldığında ise koyu mor, siyaha çalan tek bir gizemli konuğun mühür gibi kurulduğu görülüyor; botanik dünyasının bu büyüleyici görsel aldatmacası, uzaklardan geçen kanatlı dostlara “burada zaten biri var, burası emniyetli” mesajını fısıldayarak minicik arıları, uçan böcekleri ve hayatın mikro sakinlerini kendine davet ediyor.
Nitekim o dantel gibi örülmüş beyaz yaprakların üzerine konmuş minicik bu kanatlı misafirin varlığı, bu narin çiçeğin toprağı güzelleştirmekle kalmayıp gökyüzünün küçük yolcularına da nasıl bir sığınak, geleneksel tıbbın saklı hafızasına nasıl bir şifa sunduğunu gözler önüne seriyor.
Kadrajın hemen altında beliren körpe bir ceviz fidanının canlı yeşili, arka plandaki beton yapının soğuk gri dokusu ve tepede göğe uzanan çamların koyu zümrüt tonları, doğanın insan eliyle yapılan her şeye rağmen kendi estetiğini nasıl inatla inşa ettiğini gösterirken, bakmasını bilen bir çift göz için bütün bu renkler, saplar, gölgeler ve narin yapraklar tek bir hakikati haykırıyor:
“Mesele nerede doğduğun veya hayatın seni hangi kayalığa savurduğu değil, durduğun yeri tıpkı bu beyaz çiçekler gibi şu an görüldüğü gibi bir zarafetle, ferahlıkla ve aşkla aydınlatabilmektir.


