•
1 Eylül sabahının alaca karanlığı Torosların doruklarından sıyrılıp vadiye dökülürken, kendimi kırda patikaların çağrısına bırakıp yola koyuluyorum. Şehir henüz uykunun rehavetindeyken etrafımdaki çalıların, kurumuş otların ve asırlık kayaların çoktan yüzlerini doğuya döndüğünü; günün ilk ışığını bir ibadet huşusuyla beklediğini görüyorum. Güne doğru yönelmek, bana burada gökbilimin ya da biyolojinin bir kuralı gibi gelmiyor; var olmanın, can bulmanın ve toprağın sinesinden göğe uzanmanın en kadim felsefesini adımlıyorum.
Patikada ilk olarak etli ve dikenli gövdesiyle kuraklığa meydan okuyan bir Frenk İnciri (Opuntia ficus-indica) ile selamlaşıyorum.
Dikenlerin arasına, yaprağın tam güneşe bakan kenarına sığınmış onlarca beyaz salyangoz, gecenin serin çiğini üzerlerinde taşıyarak sabahın ilk ışıklarına sokulmuş durumda. Sanki kabuklarının kirecinde güneşin ilk ısısını topluyor, bu taze ışığı canlarına can biliyorlar; onlara bakarken bu sessiz sığınışın huzurunu içimde hissediyorum.
Bir adım daha atıyorum; taş duvarın kuytusunda, sararmış otların arasından alevden bir meşale gibi fışkıran Yılan Yastığı (Arum maculatum) meyvesi karşılıyor beni. Bütün yazın kavurucu sıcağını yapraklarında tüketmiş, geriye yalnızca o nar gibi kızarmış, dimdik güneşe bakan bereketli tohum koçanını bırakmış.
Yanı başında ise Akdeniz’in ve Torosların hiç solmayan çığlığı Zakkum (Nerium oleander), pembe çiçekleriyle beni ve doğan güneşi selamlıyor; ışık vurdukça yapraklarındaki yeşilin ve taç yapraklarındaki pembenin nasıl canlandığına hayranlıkla tanık oluyorum.
Yamaç boyunca ilerlememi sürdürünce bozkırın asıl heykeltıraşlarıyla karşılaşıyorum: Topuz Dikeni (Echinops ritro)... Gök mavisi ile gümüş rengi harmanlayan o kusursuz geometrik küreler, güneşe karşı açılmış yüzlerce minik yıldız gibi önümde parıldıyor.
Hemen yanındaki Peygamber Dikeni (Centaurea calcitrapa) ve çorak toprakta adeta birer güneş damlası gibi açan geven çiçekleri, sabahın taze ışığını içlerine çekiyor bana da toprağın kısırlığını tamamen unutturuyor.
Biraz yukarı tırmandığımda, bir yamaç setinin üzerinde Akdeniz kalkerinin asırlık yüzüyle baş başa kalıyorum. Elimle dokunuyorum bu kireçtaşı kütlesine... Dışarıdan bakan biri için soğuk ve dilsiz bir kaya parçası; oysa avucumun altındaki her bir derin çatlak, binlerce yıldır doğan güneşin sıcaklığıyla genişlemiş, batan güneşin ayazıyla büzülmüş birer ömür çizgisi. Güneşin ilk ışıkları yüzüne çarptıkça taşın nasıl ılındığını, gözeneklerinden gecenin serin nefesini bırakıp genleştiğini adeta duyuyorum. Üzerindeki minik oyuklarda tutunan yabani otlara ana kucağı olurken, zamana ve sabra dair fısıltısını işitiyorum: "Ben buradayım, asırlardır bu ışıkla pişmekte, bu ışıkla yoğrulmaktayım..." diyor.
Kayaların ardındaki sarp bayırda güneye ve doğuya bakan ahşap kovanlara çeviriyorum yönümü. Güneş kovanların uçuş tahtasına değer değmez, binlerce arının (Apis mellifera) Torosların kekik, püren ve geven kokulu rüzgârına doğru kanat çırpışını heyecanla izliyorum. Yamaçta tek başına duran bir Yabani Sakız / Çitlembik Ağacı (Pistacia terebinthus), rüzgârla yapraklarını güneşe çevirerek benimle bu bereketli uçuşu seyrediyor.
Yol kenarındaki çakılların arasından boy veren Sığırkuyruğu (Verbascum thapsus), altın sarısı kandillerini birbiri ardına yakmış beni uğurluyor; biraz ötede otsu gövdesiyle yayılan Mürver (Sambucus ebulus) ise yakut rengi ve siyah meyve salkımlarını sabah ışığının bereketine sunuyor. Bozkırın çıplak toprağında birer kıvılcım gibi parlayan Sarı Çakıl Çiçekleri (Chondrilla juncea), güneşe doğru açılmanın en saf, en mütevazı halini bana gösteriyor.
Sabahın bu ilk saatlerinde kırda yürürken; canlının ve cansızın, dikenin ve çiçeğin, arının ve taşın aynı ebedi kaynağa, aynı nura yönelişine bizzat şahitlik ediyorum.
Yüzünü güneşe dönen her varlıkla aramda kopmaz bir bağ kuruluyor; bana yaşama sevicinin, karanlıktan aydınlığa çıkmanın sırrını fısıldıyorlar. Anlıyorum ki bu topraklarda her sabah yeniden doğan yalnızca güneş değil; toprağın, taşın, börtü böceğin ve benim içimdeki müşterek umuttur…


