•
Sabahattin Çakmakoğlu'nun, Mersin'de Türk Ocağı'nda yaptığı bu kapsamlı konferans, serinin belki de “en derinlikli, en kuşatıcı ve en olgun” metnidir. Emniyet Genel Müdürlüğü'nden ayrıldıktan sonra, kırk yıllık devlet hizmetinin birikimiyle yaptığı bu konuşma, onun düşünce dünyasının “adeta bir özeti ve sentezidir”. Daha önceki konuşmalarda eğitim, kültür, şehircilik, sosyal politikalar gibi konuları ayrı ayrı ele alan Çakmakoğlu, bu kez “Türkiye'nin temel meselelerini bütüncül bir perspektifle” masaya yatırmaktadır.
Konuşmanın hemen başında, on sene önce Mersin'e vali olarak geldiği günkü heyecanı yeniden yaşadığını söylemesi (s. 279), onun “Mersin'le kurduğu gönül bağının” ne kadar güçlü olduğunu gösterir. "Büyük Türk Milleti'nin güvenebileceği kadar kendine inanan bir Türk" olduğunu, "Yüce Allah'ın kabul edebileceği kadar inançları doğrultusunda, Türk ve Müslüman olmanın gururuyla" hitap ettiğini söylemesi, onun “kimlik tanımının” net bir ifadesidir.
•
Bu Konuşmasının Yöntemi ve Sınırları
Çakmakoğlu, konuşmasına başlarken iki önemli uyarıda bulunuyor:
1. Konuşacakları, “şahsi görüşleridir”. Kırk yıllık devlet hizmetinin tecrübelerini, bilgilerini aktaracaktır. İma, telmih veya sitem içeren sözler varsa, bunlar hiçbir şahsa, siyasi kişi veya partiye yönelik değildir.
2. Konuşmanın başlığı olan "Türkiye'nin Temel Meseleleri" o kadar geniştir ki, nereden başlayacağını bilememiştir. Belki konuşmanın sonunda "Bunları biz de biliyorduk" veya "Bunlar hakikaten temel mesele miydi?" denilebilir. Ama söyleyecekleri, belki bir seçme, belki hatıralar ve anekdotlar karışımıyla bir “Türkiye tablosu” oluşturacaktır.
Bu uyarılar, onun “mütevazılığının” ve “samimiyetinin” bir göstergesidir. Konuşmasını Yunus Emre'nin dizeleriyle açması da bu samimiyeti pekiştirmektedir:
"Gelin tanış olalım.
İşi kolay kılalım.
Sevelim sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz..."
•
Tarih ve Coğrafya Bilinci
Çakmakoğlu'nun temel tezlerinden biri, “geçmişini bilmeyenin bugününü anlayamayacağı ve yarının hesabını yapamayacağıdır”. Bu nedenle konuşmasında sık sık tarih ve coğrafya vurgusu yapar:
- Türk tarihi bilinmelidir: Yalnızca 1923'e doğru olan tarih değil, “büyük Türk tarihi” bilinmelidir. On altı büyük imparatorluk kurmuş bir milletin mensubuyuz.
- Coğrafya bilinmelidir: Misak-ı Milli sınırları içindeki vatan toprağının coğrafyası kadar, Balkanlar'dan Orta Avrupa'ya, Afrika'dan Asya'ya kadar uzanan “büyük Türk coğrafyası” da bilinmelidir.
- Dil bilinmelidir: "Bir milletin konuşan sesi, onun dalgalanan bayrağıdır." Güzel Türkçemize sahip çıkılmalı, iyi öğrenilmelidir. Yabancı dil, teknoloji ve bilgi transferi için önemlidir, ancak "ikinci bir benlik gibi yabancı dil öğreneceğiz" saplantısına kapılmamalıyız.
•
Millet mi, Halk mı?
Çakmakoğlu'nun üzerinde önemle durduğu kavramsal ayrımlardan biri, "millet" ile "halk" arasındaki farktır. Son yıllarda "millet" lafından çekinilir gibi olduğunu, "halk" tabirinin tercih edildiğini gözlemler:
- Halk: Bir maçı seyretmeye gidenler, pazarda alışveriş edenler, camide ibadet edenler, bir toplantıya veya sinemaya gelenler... Bunlar birer “insan topluluğudur”, halktır.
- Millet: Bir iki değer üzerinde birleşenlerin dışında, “milli ve manevi değerlere sahiplenen, ortak değerlerde birleşmiş halk yapısı”dır. Tercihimiz "millet"ten yanadır. Sağlam millet yapısı budur.
Bu ayrım, onun “milli kimlik vurgusunun” temelini oluşturur. Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halka, Türk Milleti denir" ve "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözlerini hatırlatarak, bu millet tanımının “kucaklayıcılığını” vurgular.
•
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Tarihi Dersler
Çakmakoğlu, Osmanlı'nın çöküşüne dair önemli bir tespitte bulunur: Osmanlı, çok milletli yapısı içinde, zaman zaman taviz politikalarıyla kendisine ihanet edecek derecede olanları bile anlayışla karşılayarak 1918'lere kadar gelmiş, ancak parçalanmaktan kurtulamamıştır. Neticede olan şudur: “Türk'e dayanma ihtiyacı duymadıkları için, Türk milletini ihmal ettikleri için” sonuç bu olmuştur.
•
Atatürk, işte bu gerçeği görmüştür. Herkesin Osmanlı'dan ayrılma yolları aradığı dönemde, “Türk'ün Türk'ten başka dostu olmayacağı” gerçeği üzerinde birleşenler, Türk milliyetçiliğine dayalı bugünkü Türk devletini kurmuşlardır.
•
Buradan hareketle, “vatan ve devlet” tanımını yapar: Bir ülkeyi vatan yapabilmek için, o ülkedeki insanların sağlam millet yapısıyla egemenlik haklarını kullanmaları gerekir. Millet, ülkeyi vatan haline getirir ve bu vatan üzerinde egemenlik hakkını kullanırsa, “milli devlet” olur. Türkiye Cumhuriyeti, işte böyle bir milli devlettir.
•
Yönetim Sistemi Tartışmaları
Çakmakoğlu, Türkiye'nin temel meselelerinden biri olarak “yönetim sistemi ve rejim” konusunu ele alır. Demokrasinin üç tecellisini hatırlatır:
1. Doğrudan Demokrasi: Küçük toplulukların bir araya gelerek karar alması. Günümüzde referandum şeklinde uygulanır.
2. “Temsili Demokrasi - Parlamenter Sistem:” Yasama, yürütme, yargının belli dengeler içinde olduğu sistem. Ancak bu sistemde “kuvvetler ayrılığı tam değildir”. TBMM hem yasama görevini yapar hem hükümeti kendi içinden çıkarır, hem de denetlemeyi kendisi yapar.
3. Temsili Demokrasi - Meclis Rejimi: Milli Mücadele yıllarında (1919-1924) uygulanan sistem. Cumhurbaşkanı ve Başbakan yoktur, TBMM Reisi vardır. Bakanlar doğrudan meclis tarafından seçilir ve görevden alınır. Bu da kuvvetler ayrılığına uymaz.
4. “Başkanlık Sistemi:” Kuvvetler ayrılığının tam uygulandığı sistemdir. Başkan tamamen yürütmeyi temsil eder, bakanlarını istediği gibi seçer (milletvekili olması şart değildir). Denetleme meclistedir. Yargı bağımsızdır.
5. “Yarı Başkanlık Sistemi:” Parlamenter sistemle başkanlık sisteminin karması. Fransa'da uygulanır, ancak son seçimlerde görüldüğü gibi uyum sorunları yaşanmaktadır.
Çakmakoğlu, bu sistemlerin hiçbirini peşinen reddetmez, ancak Türkiye'nin kendi yapısına uygun olanı bulması gerektiğini ima eder.
•
Anayasa Meselesi: "Tepeden İnmecilikten Kurtulmalıyız"
Çakmakoğlu'nun üzerinde en çok durduğu konulardan biri, “anayasa sorunudur”. Türkiye'de anayasaların nasıl yapıldığını tarihsel bir perspektifle ele alır:
- 1876 Anayasası (Kanun-i Esasi): Sadrazam Mithat Paşa'ya hazırlatılmıştır. Çok eleştirilmesine rağmen, önemli bir hükmü vardır: "Mebus olmak için Türkçe bilmek meşruttur." Yani milletvekili olabilmek için “Türkçe bilmek şarttır”. Oysa bugün Türkçe bilmeden milletvekili olmak isteyen hevesliler vardır.
- 1908 Anayasası: İkinci Meşrutiyet'le gelen anayasa. “Kanun hükmünde kararnamelerin” ilk yer aldığı anayasadır. "Meclis tatil olduğunda, hükümet kanun-i muvakkat neşreder" hükmü getirilmiştir. Bu kanun-i muvakkattan sekiz tanesi hâlâ yürürlüktedir. Örneğin, “İl Özel İdaresi Kanunu” ve “Memurin Muhakematı Kanunu” (memurların yargılanma usulü) Osmanlı'dan kalma kanunlardır.
- 1921 Anayasası: “Var olma, yok olma” mücadelesinin, "Ya istiklal ya ölüm" döneminin anayasasıdır. Çok kısa ve özdür, o günün şartlarına göre meseleleri çözmüştür.
- 1924 Anayasası: “Zaferden sonra kabul edilmiş, 1961'e kadar yürürlükte kalmıştır. Tenkit edilecek yönü, çok partili rejimi düşünmemiş olması, meclisin anayasaya aykırı kanunlar yapabileceğini hesaba katmamış olmasıdır. Anayasaya aykırılığı denetleyecek bir merci yoktur.
- 1961 Anayasası: Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Ancak bu mecliste milletin önemli bir kesiminin (Demokrat Partililer) temsilcileri yoktur. Halkoyuna sunulduğunda, %38 ret oyu almıştır. Buna rağmen kabul edilmiştir.
Çakmakoğlu, bu tarihsel arka plandan sonra, “anayasa yapımında izlenen yöntemi” eleştirir: "Şimdiye kadar yapılan nedir? İleri dediğimiz ne kadar ülke varsa, o ülkelerin anayasaları getirilir, tercüme edilir, o anayasalardan da yararlanarak hazırlık yapılır, özelliklerimize göre anayasa taslağı hazırlanır. Biz neden kendimize inanmıyoruz? Neden, 2500 yıllık bir Türk tarihi olduğunu söylüyoruz da; devlet yönetim tecrübesine sahip bulunduğumuzu belirtiyoruz da; anayasayı doğrudan, kendi öz malımız gibi yapmak gibi bir yola gitmiyoruz?".
Bu eleştirinin ardından, “nasıl bir anayasa yapılması gerektiğini” de anlatır:
- Anayasa, “bu milletin inançlarının toplamı”, ana yapısını yansıtan, gücünü gösteren bir metin olmalıdır.
- TBMM, “Kurucu Meclis” sıfatıyla yeniden anayasa yapmalı, tamamen tartışıldıktan sonra milletin onayına sunulmalıdır.
• Anayasa, “ilkeler koymalı”, teferruata girmemelidir. İngiltere'nin yazılı anayasası yoktur, ancak 1215 Magna Carta'dan beri gelen demokrasisi çok sağlamdır.
- “Tepeden inmeci anlayış” terk edilmeli, “yerli malı, bizim düşüncelerimize uygun, Türk milletinin yapısına, görüşlerine, inançlarına uygun” bir anayasa yapılmalıdır (s. 287-288).
Kamu İdaresi ve Devletin Yeniden Yapılanması
Çakmakoğlu, Türkiye'nin “kamu idaresinde yapısal bir değişikliğe” ihtiyacı olduğunu söyler. "Devleti küçültme" tabirini tartışır: Aslında bu, ekonomik anlamda hizmetlerin lüzumlu olmayanını devlet dışına çıkarmak anlamındadır. Yoksa devleti asıl fonksiyonlarında “güçlendirmek” gerekir.
Devletin asıl yapması gereken hizmetler:
- Adalet hizmeti
- Güvenlik hizmeti (iç güvenlik, dış savunma)
- Dış politika
- Temel altyapı (enerji, ulaşım)
- Eğitim, sağlık, kültür gibi temel altyapı tesisleri
Diğer hizmetler, özel teşebbüse bırakılmalıdır. Çünkü milletin özel teşebbüs gücü vardır ve bunu yapabilir.
Bu yapısal değişiklik yapılırken, hizmetlerin merkezde ve taşrada nasıl örgütleneceği, hangi hizmetin merkezi idare, hangisinin belediyeler, İl Özel İdareleri veya köyler tarafından yapılacağı iyi tasnif edilmelidir. Güçlü bir denetim kadrosu ve adil bir vergi politikası da devlette kalmalıdır. Vergi nispetleri düşürülmeli, ancak herkes haklı ve adil ölçülerde vergi vermeli, "bu devlet için benim de katkım var" şuuruna erişmelidir.
•
Son Sözümüz ve Ayrılırken:
Sabahattin Çakmakoğlu, Mersin’i de şereflendiren bir dönemin başarılı valisi değil, aynı zamanda “derinlikli düşünen, vizyon sahibi, kültürel duyarlılığı yüksek, insana değer veren” bir devlet adamı portresidir. Onun "Dünden Kalan Sözler"i, bugünün yöneticilerine, bürokratlarına ve siyasetçilerine ilham verecek zenginlikte bir düşünce mirasıdır. "Olduğum gibi görünmeye, göründüğüm gibi olmaya devam edeceğim" sözü, onun kişilik bütünlüğünün, dürüstlüğünün ve ilkeli duruşunun özlü ifadesidir. Bu duruş, dünyanın neresinde olursa olsun, iyi yöneticiliğin evrensel ölçütlerinden biri olarak kabul edilmelidir.
Rahmetle anıyoruz.
Ruhu şad olsun…
Anasayfa
Yazarlar
Hilmi Dulkadir
Yazı Detayı
Bu yazı 17 kez okundu.
KÜLTÜR YAZILARI... 26 Nisan 2026 |-SON BÖLÜM:
•
Sabahattin Çakmakoğlu'nun, Mersin'de Türk Ocağı'nda yaptığı bu kapsamlı konferans, serinin belki de “en derinlikli, en kuşatıcı ve en olgun” metnidir. Emniyet Genel Müdürlüğü'nden ayrıldıktan sonra, kırk yıllık devlet hizmetinin birikimiyle yaptığı bu konuşma, onun düşünce dünyasının “adeta bir özeti ve sentezidir”. Daha önceki konuşmalarda eğitim, kültür, şehircilik, sosyal politikalar gibi konuları ayrı ayrı ele alan Çakmakoğlu, bu kez “Türkiye'nin temel meselelerini bütüncül bir perspektifle” masaya yatırmaktadır.
Konuşmanın hemen başında, on sene önce Mersin'e vali olarak geldiği günkü heyecanı yeniden yaşadığını söylemesi (s. 279), onun “Mersin'le kurduğu gönül bağının” ne kadar güçlü olduğunu gösterir. "Büyük Türk Milleti'nin güvenebileceği kadar kendine inanan bir Türk" olduğunu, "Yüce Allah'ın kabul edebileceği kadar inançları doğrultusunda, Türk ve Müslüman olmanın gururuyla" hitap ettiğini söylemesi, onun “kimlik tanımının” net bir ifadesidir.
•
Bu Konuşmasının Yöntemi ve Sınırları
Çakmakoğlu, konuşmasına başlarken iki önemli uyarıda bulunuyor:
1. Konuşacakları, “şahsi görüşleridir”. Kırk yıllık devlet hizmetinin tecrübelerini, bilgilerini aktaracaktır. İma, telmih veya sitem içeren sözler varsa, bunlar hiçbir şahsa, siyasi kişi veya partiye yönelik değildir.
2. Konuşmanın başlığı olan "Türkiye'nin Temel Meseleleri" o kadar geniştir ki, nereden başlayacağını bilememiştir. Belki konuşmanın sonunda "Bunları biz de biliyorduk" veya "Bunlar hakikaten temel mesele miydi?" denilebilir. Ama söyleyecekleri, belki bir seçme, belki hatıralar ve anekdotlar karışımıyla bir “Türkiye tablosu” oluşturacaktır.
Bu uyarılar, onun “mütevazılığının” ve “samimiyetinin” bir göstergesidir. Konuşmasını Yunus Emre'nin dizeleriyle açması da bu samimiyeti pekiştirmektedir:
"Gelin tanış olalım.
İşi kolay kılalım.
Sevelim sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz..."
•
Tarih ve Coğrafya Bilinci
Çakmakoğlu'nun temel tezlerinden biri, “geçmişini bilmeyenin bugününü anlayamayacağı ve yarının hesabını yapamayacağıdır”. Bu nedenle konuşmasında sık sık tarih ve coğrafya vurgusu yapar:
- Türk tarihi bilinmelidir: Yalnızca 1923'e doğru olan tarih değil, “büyük Türk tarihi” bilinmelidir. On altı büyük imparatorluk kurmuş bir milletin mensubuyuz.
- Coğrafya bilinmelidir: Misak-ı Milli sınırları içindeki vatan toprağının coğrafyası kadar, Balkanlar'dan Orta Avrupa'ya, Afrika'dan Asya'ya kadar uzanan “büyük Türk coğrafyası” da bilinmelidir.
- Dil bilinmelidir: "Bir milletin konuşan sesi, onun dalgalanan bayrağıdır." Güzel Türkçemize sahip çıkılmalı, iyi öğrenilmelidir. Yabancı dil, teknoloji ve bilgi transferi için önemlidir, ancak "ikinci bir benlik gibi yabancı dil öğreneceğiz" saplantısına kapılmamalıyız.
•
Millet mi, Halk mı?
Çakmakoğlu'nun üzerinde önemle durduğu kavramsal ayrımlardan biri, "millet" ile "halk" arasındaki farktır. Son yıllarda "millet" lafından çekinilir gibi olduğunu, "halk" tabirinin tercih edildiğini gözlemler:
- Halk: Bir maçı seyretmeye gidenler, pazarda alışveriş edenler, camide ibadet edenler, bir toplantıya veya sinemaya gelenler... Bunlar birer “insan topluluğudur”, halktır.
- Millet: Bir iki değer üzerinde birleşenlerin dışında, “milli ve manevi değerlere sahiplenen, ortak değerlerde birleşmiş halk yapısı”dır. Tercihimiz "millet"ten yanadır. Sağlam millet yapısı budur.
Bu ayrım, onun “milli kimlik vurgusunun” temelini oluşturur. Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halka, Türk Milleti denir" ve "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözlerini hatırlatarak, bu millet tanımının “kucaklayıcılığını” vurgular.
•
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Tarihi Dersler
Çakmakoğlu, Osmanlı'nın çöküşüne dair önemli bir tespitte bulunur: Osmanlı, çok milletli yapısı içinde, zaman zaman taviz politikalarıyla kendisine ihanet edecek derecede olanları bile anlayışla karşılayarak 1918'lere kadar gelmiş, ancak parçalanmaktan kurtulamamıştır. Neticede olan şudur: “Türk'e dayanma ihtiyacı duymadıkları için, Türk milletini ihmal ettikleri için” sonuç bu olmuştur.
•
Atatürk, işte bu gerçeği görmüştür. Herkesin Osmanlı'dan ayrılma yolları aradığı dönemde, “Türk'ün Türk'ten başka dostu olmayacağı” gerçeği üzerinde birleşenler, Türk milliyetçiliğine dayalı bugünkü Türk devletini kurmuşlardır.
•
Buradan hareketle, “vatan ve devlet” tanımını yapar: Bir ülkeyi vatan yapabilmek için, o ülkedeki insanların sağlam millet yapısıyla egemenlik haklarını kullanmaları gerekir. Millet, ülkeyi vatan haline getirir ve bu vatan üzerinde egemenlik hakkını kullanırsa, “milli devlet” olur. Türkiye Cumhuriyeti, işte böyle bir milli devlettir.
•
Yönetim Sistemi Tartışmaları
Çakmakoğlu, Türkiye'nin temel meselelerinden biri olarak “yönetim sistemi ve rejim” konusunu ele alır. Demokrasinin üç tecellisini hatırlatır:
1. Doğrudan Demokrasi: Küçük toplulukların bir araya gelerek karar alması. Günümüzde referandum şeklinde uygulanır.
2. “Temsili Demokrasi - Parlamenter Sistem:” Yasama, yürütme, yargının belli dengeler içinde olduğu sistem. Ancak bu sistemde “kuvvetler ayrılığı tam değildir”. TBMM hem yasama görevini yapar hem hükümeti kendi içinden çıkarır, hem de denetlemeyi kendisi yapar.
3. Temsili Demokrasi - Meclis Rejimi: Milli Mücadele yıllarında (1919-1924) uygulanan sistem. Cumhurbaşkanı ve Başbakan yoktur, TBMM Reisi vardır. Bakanlar doğrudan meclis tarafından seçilir ve görevden alınır. Bu da kuvvetler ayrılığına uymaz.
4. “Başkanlık Sistemi:” Kuvvetler ayrılığının tam uygulandığı sistemdir. Başkan tamamen yürütmeyi temsil eder, bakanlarını istediği gibi seçer (milletvekili olması şart değildir). Denetleme meclistedir. Yargı bağımsızdır.
5. “Yarı Başkanlık Sistemi:” Parlamenter sistemle başkanlık sisteminin karması. Fransa'da uygulanır, ancak son seçimlerde görüldüğü gibi uyum sorunları yaşanmaktadır.
Çakmakoğlu, bu sistemlerin hiçbirini peşinen reddetmez, ancak Türkiye'nin kendi yapısına uygun olanı bulması gerektiğini ima eder.
•
Anayasa Meselesi: "Tepeden İnmecilikten Kurtulmalıyız"
Çakmakoğlu'nun üzerinde en çok durduğu konulardan biri, “anayasa sorunudur”. Türkiye'de anayasaların nasıl yapıldığını tarihsel bir perspektifle ele alır:
- 1876 Anayasası (Kanun-i Esasi): Sadrazam Mithat Paşa'ya hazırlatılmıştır. Çok eleştirilmesine rağmen, önemli bir hükmü vardır: "Mebus olmak için Türkçe bilmek meşruttur." Yani milletvekili olabilmek için “Türkçe bilmek şarttır”. Oysa bugün Türkçe bilmeden milletvekili olmak isteyen hevesliler vardır.
- 1908 Anayasası: İkinci Meşrutiyet'le gelen anayasa. “Kanun hükmünde kararnamelerin” ilk yer aldığı anayasadır. "Meclis tatil olduğunda, hükümet kanun-i muvakkat neşreder" hükmü getirilmiştir. Bu kanun-i muvakkattan sekiz tanesi hâlâ yürürlüktedir. Örneğin, “İl Özel İdaresi Kanunu” ve “Memurin Muhakematı Kanunu” (memurların yargılanma usulü) Osmanlı'dan kalma kanunlardır.
- 1921 Anayasası: “Var olma, yok olma” mücadelesinin, "Ya istiklal ya ölüm" döneminin anayasasıdır. Çok kısa ve özdür, o günün şartlarına göre meseleleri çözmüştür.
- 1924 Anayasası: “Zaferden sonra kabul edilmiş, 1961'e kadar yürürlükte kalmıştır. Tenkit edilecek yönü, çok partili rejimi düşünmemiş olması, meclisin anayasaya aykırı kanunlar yapabileceğini hesaba katmamış olmasıdır. Anayasaya aykırılığı denetleyecek bir merci yoktur.
- 1961 Anayasası: Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Ancak bu mecliste milletin önemli bir kesiminin (Demokrat Partililer) temsilcileri yoktur. Halkoyuna sunulduğunda, %38 ret oyu almıştır. Buna rağmen kabul edilmiştir.
Çakmakoğlu, bu tarihsel arka plandan sonra, “anayasa yapımında izlenen yöntemi” eleştirir: "Şimdiye kadar yapılan nedir? İleri dediğimiz ne kadar ülke varsa, o ülkelerin anayasaları getirilir, tercüme edilir, o anayasalardan da yararlanarak hazırlık yapılır, özelliklerimize göre anayasa taslağı hazırlanır. Biz neden kendimize inanmıyoruz? Neden, 2500 yıllık bir Türk tarihi olduğunu söylüyoruz da; devlet yönetim tecrübesine sahip bulunduğumuzu belirtiyoruz da; anayasayı doğrudan, kendi öz malımız gibi yapmak gibi bir yola gitmiyoruz?".
Bu eleştirinin ardından, “nasıl bir anayasa yapılması gerektiğini” de anlatır:
- Anayasa, “bu milletin inançlarının toplamı”, ana yapısını yansıtan, gücünü gösteren bir metin olmalıdır.
- TBMM, “Kurucu Meclis” sıfatıyla yeniden anayasa yapmalı, tamamen tartışıldıktan sonra milletin onayına sunulmalıdır.
• Anayasa, “ilkeler koymalı”, teferruata girmemelidir. İngiltere'nin yazılı anayasası yoktur, ancak 1215 Magna Carta'dan beri gelen demokrasisi çok sağlamdır.
- “Tepeden inmeci anlayış” terk edilmeli, “yerli malı, bizim düşüncelerimize uygun, Türk milletinin yapısına, görüşlerine, inançlarına uygun” bir anayasa yapılmalıdır (s. 287-288).
Kamu İdaresi ve Devletin Yeniden Yapılanması
Çakmakoğlu, Türkiye'nin “kamu idaresinde yapısal bir değişikliğe” ihtiyacı olduğunu söyler. "Devleti küçültme" tabirini tartışır: Aslında bu, ekonomik anlamda hizmetlerin lüzumlu olmayanını devlet dışına çıkarmak anlamındadır. Yoksa devleti asıl fonksiyonlarında “güçlendirmek” gerekir.
Devletin asıl yapması gereken hizmetler:
- Adalet hizmeti
- Güvenlik hizmeti (iç güvenlik, dış savunma)
- Dış politika
- Temel altyapı (enerji, ulaşım)
- Eğitim, sağlık, kültür gibi temel altyapı tesisleri
Diğer hizmetler, özel teşebbüse bırakılmalıdır. Çünkü milletin özel teşebbüs gücü vardır ve bunu yapabilir.
Bu yapısal değişiklik yapılırken, hizmetlerin merkezde ve taşrada nasıl örgütleneceği, hangi hizmetin merkezi idare, hangisinin belediyeler, İl Özel İdareleri veya köyler tarafından yapılacağı iyi tasnif edilmelidir. Güçlü bir denetim kadrosu ve adil bir vergi politikası da devlette kalmalıdır. Vergi nispetleri düşürülmeli, ancak herkes haklı ve adil ölçülerde vergi vermeli, "bu devlet için benim de katkım var" şuuruna erişmelidir.
•
Son Sözümüz ve Ayrılırken:
Sabahattin Çakmakoğlu, Mersin’i de şereflendiren bir dönemin başarılı valisi değil, aynı zamanda “derinlikli düşünen, vizyon sahibi, kültürel duyarlılığı yüksek, insana değer veren” bir devlet adamı portresidir. Onun "Dünden Kalan Sözler"i, bugünün yöneticilerine, bürokratlarına ve siyasetçilerine ilham verecek zenginlikte bir düşünce mirasıdır. "Olduğum gibi görünmeye, göründüğüm gibi olmaya devam edeceğim" sözü, onun kişilik bütünlüğünün, dürüstlüğünün ve ilkeli duruşunun özlü ifadesidir. Bu duruş, dünyanın neresinde olursa olsun, iyi yöneticiliğin evrensel ölçütlerinden biri olarak kabul edilmelidir.
Rahmetle anıyoruz.
Ruhu şad olsun…
Ekleme
Tarihi: 26 Nisan 2026 -Pazar
KÜLTÜR YAZILARI... 26 Nisan 2026 |-SON BÖLÜM:
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

