•
GİRİŞ
Dr. Ruhsar Uçar, bu kitabında ne bir hekim gibi konuşuyor ne bir anne gibi ne de bir gazeteci gibi. Üçünü birden aynı anda, birbirinin içine geçmiş şekilde koymuş ortaya. Kitabı elinize aldığınızda ilk hissettiğiniz şey bu zaten: Elinizde tuttuğunuz bir kitap değil, oturup size çay koymuş, başlamış anlatmaya, öyle birisi var. Arka kapakta Mirza Turgut’un ödünç aldığı şu cümle var ya, işte kitabın ruhu tam olarak orada saklı: “Duruşu olmalı insanın hayatta, vazgeçilmezleri, doğruları, inancı ve inandıkları için savaşabilecek kocaman bir yüreği olmalı.” Okuyunca anlıyorsunuz: Bu kitap yazılmamış, “yaşanmış”.
BİR KADIN VE HEKİM OLARAK AVANTAJ
Ruhsar Uçar neye el atmışsa önce kendi yaşamından süzmüş. Onun için "objektif olayım" diye bir derdi yok; zaten en büyük gücü bu. Doktorluğu ona stetoskop tutmayı öğretmekle kalmamış; insanın bedenini, ruhunu ve içinde yaşadığı toplumu aynı anda görmeyi de öğretmiş. Bir hastasını dinler gibi dinlemiş bu ülkenin derdini.
Bu kitapta karşımıza üç ayrı Ruhsar çıkmıyor; tam da bu üçünün aynı anda, birbirini büyüterek konuştuğu bir anlatı var. Kimi zaman öyle bir yerden yakalıyor ki içinizi, "ben de tam bunu düşünüyordum da nasıl söyleyeceğimi bilememiştim" diyorsunuz. Kadın oluşu, özellikle “Beyefendilere Nasihatler” ve “İsyana Davet” gibi bölümleri öğütten çok bir çağrıya dönüştürmüş. Sesini yükseltmeden, kimseyi itelemeden, "şöyle olmalı, böyle yapmalısınız" demiyor; daha çok "bak, ben bunları yaşadım, görmezden gelemem, sen de görme" diyor. Doktor oluşuysa “Hipokrat’ın Çocukları”, “Şehir Hastanesi Gerçeği” gibi yazıları mesleğin tam içinden, belgesel tadında bir gerçekliğe oturtmuş. Oralarda artık şair değil, aktivist değil; tam bir “hekim” konuşuyor. Ama öyle soğuk, öyle "ben bilirim" havasında da değil; yıllarca nöbet tutmuş, hastasının gözünün içine bakmış, gereksiz reçete yazmamış, "hastam ne hisseder?" diye düşünmüş birinin sıcaklığı var.
TÜR ÇEŞİTLİLİĞİ – HER BÖLÜM BAŞKA BİR SES
Bu kitap tek bir türe sığmıyor; sığındığı her türde de yazarın farklı bir yüzü parlıyor. Yüzünü çevirdiğiniz her bölüm başka bir kapı açıyor. Bakın neler var içinde:
• “Mektup” (“Dinle Kızım Elif”): Bir annenin kızına yazdığı vasiyet. Sıcacık, titreyen, yol gösteren. Okurken "keşke bana da böyle bir mektup yazılmış olsaydı" dedirten cinsten.
• “İç monolog” (“Bilge Ağacıyla Dertleşmemdir”): Yazarın doğayla, vicdanıyla, okurla baş başa kaldığı o samimi, sorgulayıcı haller. Söğüt Nine’yle dertleşirken aslında kendisiyle konuşuyor; ama siz de o konuşmanın içinde bir yerlerde oturuyorsunuz farkında olmadan.
• “Mitoloji ve sembol” (“Zümrüdüanka”, “Pandora’nın Kutusu”): Anka kuşuyla toplumsal dirilişi hayal ediyor; Pandora’yla kadına yüklenen suçu yeniden soruşturuyor. Binlerce yıllık hikâyeleri alıp bugünün Türkiye’sine getiriyor; hem de zorlamadan.
• “Öykü denemesi” (“İlk Öykü Denemem”): CERN’de geçiyor; kuantum fiziğiyle masal, aşkla evrenin enerjisi birbirine karışıyor. Kurbağayı öpünce prense dönüşen masalı değil, belki de evrenin sırrına ulaşan bir kadını. Fazla uzatmadan, edebiyatın en keyifli yanlarını barındırıyor içinde.
• “Nasihat” (“Beyefendilere Nasihatler, Hanımlara Tavsiyeler”): Sesi yükseltmeden, kimseyi itelemeden, karşılıklı anlayışı büyüten bir ilişki kılavuzu bu. "Erkek şöyledir kadın böyledir" kalıplarına hapsolmadan, "ikimiz de insanız, hadi anlaşalım" diyen bir yerden yazılmış.
• Kent yazarlığı (“Mersin Güç Birliği”, “Asırlık Sağlık Çınarı”): Bir hekimin kentine, tarihine, ağaçlarına ve denizine duyduğu sorumluluk. Adeta bir “kent hekimi” duruşu. Mersin’i bilen bilir, bilmeyen bu bölümlerden sonra gidip görmek ister. Çünkü Uçar anlatmakla kalmıyor, orada yaşamış; o sokaklarda koşmuş, o hastanede nöbet tutmuş, o sahilde yürümüş.
• “Sağlık politikası eleştirisi” (“Neoliberal Politikalar”, “Şehir Hastanesi”, “Aile Hekimliği”): Kamucu, laik, bilimden şaşmayan bir anlayışla yazılmış en cesur, en teknik bölümler. Buralarda yazarın araştırmacı kimliği öne çıkıyor; sayfalar boyunca veri aktarıyor, yönetmelik okuyor, rakam veriyor. Ama asla "ben bilirim" edasında değil; "ben araştırdım, buldum, şimdi sana da anlatıyorum, sen de bil" der gibi.
• “Şiirler” (“Metcezir”, “Pranga”, “Benekli”, “Çocukluğum”, “Elif”): İşte burası ayrı bir dünya. Düzyazının yetmediği, duygunun doruk yaptığı anlarda yazar edebiyata sığınıyor. Dilini serbest bırakıyor, kuralları gevşetiyor, en kırılgan, en çıplak halini koyuyor ortaya. Kimi zaman bir türkü kimi zaman bir ağıt kimi zaman da bir başkaldırı gibi akıp gidiyor bu şiirler…
• “Aforizmalar”: Yılların tecrübesini birkaç cümleye sıkıştırmış. Durup düşündüren kıvılcımlar. Özellikle "kibrin özgüven eksikliğini örtme biçimi olduğu" ve "insan-ı kâmil mertebesi" üzerine yazdıkları, bir ömürlük tecrübenin mayalanmış hali.
BAŞARILI YÖNLERİ – NEYİ İYİ YAPMIŞ?
• “Samimiyet” elden ayaktan düşmüyor. Hiçbir bölüm "yazmak zorundayım" diye yazılmamış; her şey yaşanmışlık kokuyor. Sanki her cümle bir gece nöbetinde, bir yolculukta, bir sabah kahvesinin buğusunda yazılmış. Zorlama yok.
• “Cesaret” tavan yapmış: Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, sağlıkta dönüşüm, siyasetin kutuplaştırıcı dili, kent rantları, çevre katliamı – hiçbirinden kaçmamış. Ama magazin yapmamış; ucuz tansiyon yükseltmemiş. Veriyle, duyarlılıkla ve dimdik bir duruşla yazmış. Ne zaman "burayı fazla açtım acaba" dedirten bir an gelse, orada durup düşünmüş ve doğru kelimeyi bulmuş gibi.
• “Türlerin iç içe geçmesi” şaşırtıyor evet ama bu şaşırma kısa sürede meraka, merak da okuma doyumuna dönüşüyor. Her bölüm farklı bir tatta olduğu için kitap hiç tekrara düşmüyor. Yorulmadan, sıkılmadan ilerliyorsunuz.
• “Doktor kimliğinin toplumculuğu”: Yazar, hekim olarak hastasına bakmakla da yetinmiyor, toplumun hastalıklarıyla da ilgileniyor. Sağlığı muayene odasına hapsetmemiş; sokakta, okulda, mecliste, fabrikada, tarlada nefes alan bir şey olarak görüyor. Hekimliği koruyucu, kucaklayıcı, eleştirel bir duruşla yapıyor.
• “Dili yalın ama güçlü”. Ne fazla süslü ne de kuru. Okur kendini yanında oturmuş, aynı derdi konuşuyor gibi hissediyor. Büyük bir edebi iddia yok ama her cümlesinde bir hayat tecrübesi var. O yüzden ağır da gelmiyor, söz havada da kalmıyor.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU – İKİNCİ BÖLÜMDE SİZİ NE BEKLİYOR?
Şimdiye kadar kitabın güçlü yanlarını, tür zenginliğini ve yazarın kadın/doktor kimliğinin getirdiği avantajları konuştuk. Ama hiçbir tanıtım yazısı sadece övgüyle bitmez; öyle olsa inandırıcı olmaz. O yüzden ikinci bölümde işin biraz daha derinine ineceğiz. Hazır mısınız? Gelin, şimdi de şunları konuşalım:
• “İnce ama yerinde bir eleştiri:” Kitabın en büyük gücü olan tür çeşitliliği, arada bir dağılma hissi yaratabiliyor mu? Özellikle “Stanford, Milgram, Balık Çiftlikleri” gibi bölümlerde yazar neden geriye çekilip belgeselci bir anlatıcıya dönüşüyor? Bunu konuşacağız; ama kimseyi incitmeden, yazarın niyetini anlayarak, eleştiriyi bir "kusur" olarak değil, bir "tercih" olarak ele alarak.
• “Yazarın duruşu:” Eğilmeden, bükülmeden, susmadan ama bağırmadan yazmanın hakkını nasıl veriyor? Dimdik ayakta duran bir kalem nasıl bu kadar yumuşak dokunabiliyor? İşte bunun sırrını aralayacağız.
• “Şiirler ve aforizmalar:” Duygunun ikinci diline yakından bakacağız. Düzyazının yetmediği yerde şiir, ömrün dağıldığı yerde aforizma nasıl imdada yetişiyor? Onu göreceğiz.
• “Son söz:” Mirza Turgut’un işaret ettiği yer ile kitabın aslında sadece Elif’e değil, herkese seslenen bir "Elif"i olduğu gerçeği… Kitap kime yazılmış gibi görünüyor, kime yazılmış aslında? Bunu konuşup kapatacağız…
•
| 09 Mayıs 2026 | Sayı: XXXIII |Adı: DİNLE KIZIM ELİF | II. Bölüm | Yazar: Ruhsar Uçar | Tür: Deneme / Anı / Şiir | Sayfa: 301 | Yıl: 2018 | Yayınevi: Karina | ISBN: 978-605-2320-97-6 |