SİTESOL1
TOLGAGÖKÇELİ
Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... Kapağı Açılan Kitap-XXXII | TÜRKLERDE ŞEHİRCİLİK-II-| Yazar: Prof. Dr. Faruk Sümer | Tanıtım: Hilmi Dulkadir | 18 Nisan 2026 | Şehir Devletlerinden Hanlığa – Karluklardan Karahanlılara ve Oğuzlara

•       Giriş: Bir Önceki Bölümün Ardından       İlk bölümde, Gök Türklerden Uygurlara, Ordu Balık’tan Sûyâb’a uzanan bir hat üzerinde Türklerin şehirle imtihanını, iki zıt kutup –şehirde oturmak isteyen kağanlar ile çadırda ölmeyi tercih edenler– arasındaki medeniyet tercihini tartışmıştık. Rahmetli Faruk Sümer’in en büyük başarısının, bu meselenin bir “yerleşme” sorunu değil, “bir medeniyet tercihi” olduğunu göstermek olduğunu da söylemiştik. Şimdi, kitabın ikinci yarısında Sümer Hocamız, bu tercihin “sonuçlarını” –ve sonuçsuzluklarını– gözler önüne seriyor. Artık elimizde birkaç kağanın iradesi ya da Tonyukuk gibi bir vezirin nasihati yok; “bir coğrafya” var: Isığ Göl’den Seyhun’a, Talas’tan İli boylarına kadar uzanan, onlarca şehir, yüzlerce köy, birbirinin içine geçmiş boylar, diller ve dinler. Bu bölümde Sümer, adeta bir arkeolog sabrıyla –dipnotlarıyla, karşılaştırmalı okumalarıyla, Farsça, Arapça ve Çince kaynakları alt üst ederek– bu coğrafyanın haritasını çıkarıyor. Ve çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: “Türkler, İslamiyet’ten çok önce şehir kurmuş, şehirlerde oturmuş, ticaret yapmış, vergi vermiş, vergi almış ve kendi şehir devletlerini yaratmışlardır. Ancak bu süreç asla çizgisel değildir; her ilerleyişin ardından bir geri çekilme, her şehrin ardından bir bozkır gelmiştir, gelir.       I. On Oklar’dan Şehir Devletlerine: Parçalanmış Bir Miras       Kitabın 51. sayfasından itibaren Sümer, Batı Gök Türklerinin mirası üzerinde yükselen “şehir devletleri veya “beylikler devri”ne giriş yapıyor. Burada, ilk bölümde tanıttığımız “medeniyet şuuru” eksikliğinin faturası ağırdır. Batı Gök Türkleri asırlarca hüküm sürmüş, onlarca şehre sahip olmuş, Çin kara ticaret yolunu ellerinde tutmuşlardır – fakat “bize neredeyse hiç kültür hatırası bırakmamışlardır.”¹ İşte bu kültürel boşluk, VIII-IX. yüzyıllarda Karluklar, Çigiller, Tohsılar, Yağmalar gibi boyların birbirinden bağımsız, gevşek şehir devletleri kurmasına zemin hazırlamıştır.       Hocamız, bu dönemi anlamak için bize üç anahtar kaynak sunmaktadır: “Mücmelü’t-tevârîh” (XII. yüzyıl), “Hudûdu’l-âlem” (982) ve “İbn Hurdâdbih” ile Kudâme’nin yol listeleri. Bu metinlerin ortak özelliği, “Türk’ün oğulları” olarak anılan Barsganlılar, İlâklılar, Çigiller gibi toplulukların her birinin bir şehre, bir beye ve bir ünvana sahip olduğunu göstermesidir.       Örnek: Mücmelü’t-tevârîh’te, Barsgan hükümdarı “Tebin Barshan”, Çigil hükümdarı “Tüksin Çigil”, Yağma hükümdarı “Buğra Han” ünvanını taşır. (s. 56-57).       Sümer’in bu noktadaki yorumu şudur: Bu ünvanların bir kısmı Türkçe (Buğra, Tigin, Çor, Tutuğ), bir kısmı Soğdca veya Çinceden uyarlanmış olsa da, “hepsi birer siyasî irade beyanıdır.” Ne var ki bu irade, hiçbir zaman bir merkezî devlete dönüşememiş; her bey kendi şehrinin, kendi vadisinin hâkimi olarak kalmıştır. Bu parçalanmışlık, Müslüman komşuların –özellikle Sâmânîlerin– iştahını kabartacaktır.       II. Karluklar: Şehir Kuran Ama Devlet Kuramayan Boy       Karluklar, bu kitabın en trajik figürleridir. Onlar, VIII. yüzyıldan itibaren “Taraz (Talas) merkezli olarak, Talas ve Çu vadileri ile Isığ Göl çevresinde onlarca şehir ve köye sahiptirler. Sümer, Hudûdu’l-âlem’e dayanarak Karluk ülkesini şöyle tasvir ediyor: “Mamur ve Türk memleketlerinin en zenginidir. Orada çok akarsu görülür; havası mutedildir. Karluklar cana yakın, iyi huylu, tatlı ve nâzik insanlardır.” (s. 58) Aynı eserde, Karluk ülkesinde “Külân, Mirki, Tüzün Balığ, Kökyâl, Barshân” gibi en az 15 meskûn yer sayılır. Bunlardan bazıları köy, bazıları şehirdir. Karlukların bir kısmı avcılık, bir kısmı çiftçilik, bir kısmı da hayvancılık yapmaktadır. Yani “üçlü bir ekonomi” söz konusudur.       Peki bu kadar şehre, bu kadar zenginliğe rağmen neden güçlü bir Karluk devleti yoktur? Sümer’in cevabı net: “Karluklar asla birleşememiş, daima birbirine rakip beylikler halinde yaşamışlardır.” Bu zaaftan yararlanan Sâmânîler, 893 yılında “Taraz’ı fetheder, büyük kiliseyi camiye çevirirler.” Sümer, bu olayı “Türk şehircilik tarihinin ilk büyük kayıplarından biri” olarak niteler (s. 51). Yani bir Türk şehri, bir başka Türk boyu tarafından değil, Müslüman İranlılar tarafından fethedilmiş ve dönüştürülmüştür.       Karluklar, XI. yüzyılda artık tamamen yerleşik hayata geçmiş görünürler. Kaşgarlı Mahmud onlardan neredeyse sadece dilleriyle ilgili notlar aktarır. Ancak XII. yüzyılda, “Kara Hitay baskısıyla bir kısmı Mâverâünnehir’e göç eder, bir kısmı ise Kayalık’ta küçük bir hanlık olarak varlığını sürdürür. Bu son Karluk hanı “Arslan Han”, Cengiz Han’a tabi olur; oğulları Moğol sarayında “güveyi” (küreken) statüsü kazanır. Karluklar, artık bir boy olarak değil, bir “hatıra” olarak tarihteki yerini alır.       Not: Sümer’in Karluklar için kullandığı ifade çarpıcıdır: “Karluklar’ın en müsait zamanlarda dahi bir devlet kuramadıklarını” (s. 74) söyler. Bu, bir tarihî teşhistir. Göçebe kökenli bir boyun şehirleşmesi, devletleşmesi anlamına gelmez. Şehir, ancak onu kuracak siyasî iradeyle anlam kazanır.       III. Çigiller ve Tohsılar: Göçebelikten Yerleşikliğe Geçişin Ara Halleri       Çigiller, aslında Karlukların bir boyudur. Ancak X. yüzyılda o kadar büyümüşlerdir ki, Hudûdu’l-âlem onları müstakil bir kavim olarak sayar. Sümer, Çigilleri anlatırken bir başka çarpıcı ayrıma dikkat çekiyor: “Çigiller’in ekserisi çadır ve alaçıklarda yaşar; şehir ve köyleri azdır.” (s. 71) Yani Çigiller, Karluklardan farklı olarak, yerleşik hayata geçme konusunda daha yavaş ve isteksizdirler. Onlar için şehir, bir “Sîköl”den ibarettir – ki o da İslâm hududuna yakın, tüccarların uğradığı bir istasyondur.       Tohsılar (Tokslar) ise tam tersi bir tablo çizer. Onların yurdu, “Çigiller’inkinden çok daha zengindir; misk ve türlü kürkler elde edilir (s. 72). Daha da önemlisi, “Sûyâb şehri –Türgiş kağanlarının eski başkenti– artık Tohsıların elindedir ve buradan 20.000 asker çıkarılmaktadır. Bu sayı, bir “köy” için bile değil, bir “şehir devleti” için bile olağanüstüdür. Sümer, buradan hareketle Tohsıların aslında Karluk-Çigil karışımı bir konfederasyon olduğu, ancak zamanla yerleşik hayatın avantajlarını keşfettikleri için Sûyâb gibi bir metropolü ellerinde tutmayı başardıkları sonucuna varır.       Ancak, XI. yüzyıldan itibaren Tohsıların adı da Çigillerin adı da kaynaklardan silinir. Sümer’e göre bu, “onların hemen tamamiyle yerleşik hayata geçmeleri” (s. 72) ile ilgilidir. Artık onlar, “Tohsı” ya da “Çigil” kimliğiyle değil, yaşadıkları şehrin kimliğiyle anılır olmuşlardır. Bu, Türk şehircilik tarihinde bir dönüm noktasıdır: “Boy adları yerini yer adlarına bırakmaya başlar.”       IV. Karahanlılar: Şehirciliğin Altın Çağı ve İslamiyet’le Buluşma       Kitabın en can alıcı bölümü, hiç şüphesiz “Karahanlılar” kısmıdır (s. 74-93). Sümer, burada hem bir tarihçi titizliğiyle hem de bir kültür tarihçisi sezgisiyle hareket eder. Ona göre Karahanlılar, Türk şehircilik tarihinde bir “kırılma noktası” dır. Neden?       Çünkü Karahanlılar, şehir kuran, şehirlerde oturan, şehirleri yöneten “ve bu süreci İslamiyet’le bütünleştiren ilk büyük Türk hanedanıdır.” Sümer, Karahanlıların kökenini kesin bir dille “Yağmalar”a dayandırır. Yağmalar, Hudûdu’l-âlem’e göre, “güçlü, kuvvetli ve savaşçı bir topluluk”tur, ancak onları diğerlerinden ayıran özellik, “hükümdarlarının “Buğra Han” ünvanını taşıması” ve bu ünvanın doğrudan “Uygur hanedanına” bağlanmasıdır (s. 75). Yani Karahanlılar, bozkırın geleneksel kağanlık otoritesini, şehirli bir Müslüman devlet yapısıyla birleştirmeyi başarmışlardır.       942 yılı, bu açıdan bir milattır: “Balasagun’un Gayr-i Müslim Türkler tarafından fethiyle Karahanlı devleti fiilen kurulmuş, kısa süre sonra İslamiyet kabul edilmiş ve 999’da Sâmânî devletine son verilerek Mâverâünnehir’in zengin şehirleri (Buhara, Semerkand) Türk hâkimiyetine girmiştir. Sümer, bu süreci şöyle özetler: “Kara Hanlılar, çok zengin ve mamur Mâverâünnehr’i de ülkelerine kattılar. Fazla olarak Türkler’e Orta Doğu yolu da açılmış oldu.” (s. 77)       Ancak Sümer, bir duayene yakışır şekilde, bu “altın çağ”ın, siyasî tarihini değil, somut şehircilik mirasını da bizlere gösterir. Kaşgarlı Mahmud’un eserinde geçen “45 civarındaki şehir, kasaba ve köy adını” tek tek döküntülemez – bunu yapmak bir ansiklopedinin işidir– fakat onların “anlamlı” bir dökümünü sunar. Dikkat çekici olanlar şunlardır:       - Balasagun (Kuz Ordu): Karahanlıların başkenti. Sümer, buranın hem Türklerin hem de Soğdların yaşadığı, “Kutadgu Bilig” gibi bir eserin yazıldığı çok dilli, çok dinli bir şehir olduğunu vurgular. Ne yazık ki şehrin yeri hâlâ kesin olarak tespit edilememiştir; Moğollar ona “Mavu Baliğ” (kötü şehir) adını vermiş, Haydar Mirza (XVI. yüzyıl) ise varlığından haberdar bile değildir (s. 80).       - Kaşgar (Ordu Kend) : Karahanlı hanedanının aile mezarlığının bulunduğu şehir. Sümer’e göre Kaşgar’ın “Ordu Kend” olarak anılması, onun bir “siyasî merkez” olduğunu gösterir.       -Sayram (İsficâb): Kaşgarlı’da ilk kez görülen Türkçe adıyla Sayram, Müslümanlığı kabul eden ilk Türk topluluklarının merkezidir. Sümer, buradaki “Türkmen” kavramının etimolojik sırrını da çözer: Aslında “Türkmen”, Müslüman olan Oğuz ve Karluk kümelerine verilen bir addır. “Müslüman Türk” anlamına gelir. (s. 56)       - İki Ögüz, Yafınç, Almalık, Kayalık: Bunlar, XI-XIII. yüzyıllarda ortaya çıkan “yeni” şehirlerdir. Adları bile Türkçedir. Sümer, bu şehirlerin Karahanlıların ve ardından Kara Hitayların sağladığı siyasî istikrar sayesinde kurulduğunu belirtir. Ne var ki, Moğol istilası bu şehirlerin hepsini yerle bir edecek, çoğunun yeri dahi unutulacaktır.       Sümer’in bu bölümdeki en önemli katkılarından biri, Karahanlı şehirlerinde yaşayan “Soğd, Argu ve Kençek” gibi İranî kavimlerin durumunu açıklamasıdır. Onların iki dilli olduğunu, ancak hızla Türkleştiklerini söyler. Bu, Türk şehirciliğinin “fiziksel” olarak kalmayıp, “dilde ve kültürde bir dönüşüm” de yarattığını gösterir.       V. Oğuzlar: Şehirli Göçebeler ve Bir Destanın Coğrafyası       Karahanlıların doğudaki şehirleşme başarısına karşılık, batıda –Seyhun boylarında– bambaşka bir Türk topluluğu, “Oğuzlar”, farklı bir model geliştirir. Sümer, Oğuzları anlattığı kısa ama yoğun bölümde (s. 90-93), bir paradoksu ortaya koyar: Oğuzlar, en göçebe Türk boylarından biri olmalarına rağmen, “X. yüzyıldan itibaren Seyhun boylarında kalıcı şehirler kurmuşlardır.”       Başlangıçta üç şehirleri vardır: “Yeni Kend, Cend ve Cuvâre” (Huvâre). Zamanla buna “Savran, Karaçuk, Karnak, Suğnak, Süt Kend” eklenir. XII. yüzyılda “Barçınlığ Kend” (Salur boyundan Barçın Hatun’un kurduğu rivayet edilen şehir) ve XIII. yüzyıl başında “Özkend, Aşnas, Otrar” da bu listeye katılır. Sümer, Moğol istilası arifesinde (1218) Seyhun boylarındaki Oğuz şehirlerini batıdan doğuya şöyle sıralamaktadır:       > “Yeni Kend – Cend – Ribâtât – Aşnas – Barçınlığ Kend – Öz Kend – Sabran – Karaçuk – Suğnak – Karnak – Yesi – Süt Kend” (s. 91).       Bu şehirlerin her biri, birer ticaret istasyonu, birer tarım merkezi ve birer askerî üstür. Ancak Sümer’in altını çizdiği nokta şudur: “Oğuzlar’ın göçebe kısmı, şehirlerde oturan yurttaşlarına “yatuk” yani “tembel” adını takmıştır (s. 90). Bu, Türk şehircilik tarihinin en ironik cümlelerinden biridir. Göçebe, yerleşik olanı “tembellikle” suçlarken, aslında kendi gücünün kaynağını –mobiliteyi– yüceltmektedir. Ne var ki bu suçlama, Oğuzların büyük bir kısmının 1040’tan itibaren Horasan ve Anadolu’ya göçerek Selçuklu devletini kurmasını engellememiştir. Yani “tembel” yerleşikler, tarihin akışını değiştiren imparatorlukların temelini atmışlardır.       Sümer, Oğuz şehirlerinin akıbetini anlatırken bir kez daha hüzünlü bir tona bürünür. Moğol istilası (1219 ve sonrası) bu şehirlerin hepsini yerle bir eder. 1245’te bölgeye gelen Plano Carpini, “sayısız şehir harabeleri” ile karşılaşır (s. 92). Sümer’in ifadesiyle: “Moğol istilasından önce açıkça müşâhede edilen yerleşik hayatın altın devri ve güneşli günleri bir daha geri gelmemek üzere kaybolup gitti.” (s. 92)       Sonuç: Bir Medeniyet Tercihinin Bedeli       Prof. Dr. Faruk Sümer’in bu ikinci bölümü, ilk bölümde sorduğu soruya –“Tonyukuk haklı çıkar mı?”– dolaylı ama kesin bir cevap verir: “Hayır, Tonyukuk haklı çıkmamıştır.” Gök Türkler yerleşik hayata geçmediler ve kısa sürede yok oldular. Uygurlar, Karluklar, Karahanlılar, Oğuzlar ise şehir kurdular, yerleştiler – ve asırlarca yaşadılar. Ancak bu yaşamanın bedeli ağırdır: Kimlik dönüşümü, dil değişimi, din değişimi ve nihayetinde Moğol kasırgası önünde savunmasız kalmak.       Rahmetli Faruk Sümer’in bu kitabı, bir şehircilik tarihi olmanın ötesinde, “bir medeniyet muhasebesidir.” Türklerin ne zaman, nerede, hangi şartlarda şehir kurduğunu bilmek, bugünün Türkiye’sinin kentleşme sorunlarını anlamak için de bir anahtardır. Çünkü Sümer’in gösterdiği gibi, “çadır ile şehir arasındaki gerilim”, Türklerin DNA’sına işlemiş bir ikilemdir. Bu ikilemi aşabilenler –Uygurlar, Karahanlılar, Oğuzlar– büyük işler başarmış, aşamayanlar ise –Gök Türkler, Karluklar– tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmişlerdir.       Rahmetli hocamızın bu kıymetli çalışması, esasen başlı başına akademik çevreler için değil, şehir planlamacılarından kamu yöneticilerine, kültür tarihçilerinden eğitimcilere kadar herkes için başucu kitabı olmaya devam edecektir.       ¹ “Batı Gök Türklerinin kültürel miras bırakmaması konusunda Sümer, Kaşgarlı Mahmud’a atıfta bulunur (Divan, I, s. 61, 366). Doğu Gök Türklerinin yazıtları, takvimi ve edebiyatı varken, Batı’nın neredeyse hiçbir şey bırakmamış olması, onun “medeniyet şuuru” kavramını doğrudan ilgilendirir.”       ² “Hudûdu’l-âlem’deki Karluk listesi için bk. s. 82-84 (İng. terc. s. 98-99). Minorsky’nin notları bu listenin çözülmesinde hayati önem taşır.”       ³ “Karahanlı şehirlerinin tam listesi için Kaşgarlı’nın Divan’ındaki dizine (Brockelmann, Mitteltürkischer Wortschatz) ve Atalay’ın Türkçe dizinine bakılmalıdır.”       ⁴ “Oğuz şehirleri hakkında daha geniş bilgi için yazarın kendi eseri Oğuzlar (IV. baskı, İstanbul 1992) s. 90-93’e atıfta bulunulur.”       ⁵ “Plano Carpini’nin gözlemleri için Rockhill baskısı (London 1900) s. 14; Ç’ang-Ç’un için Bretschneider, I, s. 65-74.” • Yukarıda sunulan ikinci bölüm, Prof. Dr. Faruk Sümer’in adı geçen kitabının 51-93. sayfaları ile kaynakçası esas alınarak hazırlanmıştır. Hocamızın ruhu şad olsun…
Ekleme Tarihi: 26 Nisan 2026 -Pazar

KÜLTÜR YAZILARI... Kapağı Açılan Kitap-XXXII | TÜRKLERDE ŞEHİRCİLİK-II-| Yazar: Prof. Dr. Faruk Sümer | Tanıtım: Hilmi Dulkadir | 18 Nisan 2026 | Şehir Devletlerinden Hanlığa – Karluklardan Karahanlılara ve Oğuzlara



      Giriş: Bir Önceki Bölümün Ardından
      İlk bölümde, Gök Türklerden Uygurlara, Ordu Balık’tan Sûyâb’a uzanan bir hat üzerinde Türklerin şehirle imtihanını, iki zıt kutup –şehirde oturmak isteyen kağanlar ile çadırda ölmeyi tercih edenler– arasındaki medeniyet tercihini tartışmıştık. Rahmetli Faruk Sümer’in en büyük başarısının, bu meselenin bir “yerleşme” sorunu değil, “bir medeniyet tercihi” olduğunu göstermek olduğunu da söylemiştik.
Şimdi, kitabın ikinci yarısında Sümer Hocamız, bu tercihin “sonuçlarını” –ve sonuçsuzluklarını– gözler önüne seriyor. Artık elimizde birkaç kağanın iradesi ya da Tonyukuk gibi bir vezirin nasihati yok; “bir coğrafya” var: Isığ Göl’den Seyhun’a, Talas’tan İli boylarına kadar uzanan, onlarca şehir, yüzlerce köy, birbirinin içine geçmiş boylar, diller ve dinler. Bu bölümde Sümer, adeta bir arkeolog sabrıyla –dipnotlarıyla, karşılaştırmalı okumalarıyla, Farsça, Arapça ve Çince kaynakları alt üst ederek– bu coğrafyanın haritasını çıkarıyor. Ve çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: “Türkler, İslamiyet’ten çok önce şehir kurmuş, şehirlerde oturmuş, ticaret yapmış, vergi vermiş, vergi almış ve kendi şehir devletlerini yaratmışlardır. Ancak bu süreç asla çizgisel değildir; her ilerleyişin ardından bir geri çekilme, her şehrin ardından bir bozkır gelmiştir, gelir.

      I. On Oklar’dan Şehir Devletlerine: Parçalanmış Bir Miras
      Kitabın 51. sayfasından itibaren Sümer, Batı Gök Türklerinin mirası üzerinde yükselen “şehir devletleri veya “beylikler devri”ne giriş yapıyor. Burada, ilk bölümde tanıttığımız “medeniyet şuuru” eksikliğinin faturası ağırdır. Batı Gök Türkleri asırlarca hüküm sürmüş, onlarca şehre sahip olmuş, Çin kara ticaret yolunu ellerinde tutmuşlardır – fakat “bize neredeyse hiç kültür hatırası bırakmamışlardır.”¹ İşte bu kültürel boşluk, VIII-IX. yüzyıllarda Karluklar, Çigiller, Tohsılar, Yağmalar gibi boyların birbirinden bağımsız, gevşek şehir devletleri kurmasına zemin hazırlamıştır.
      Hocamız, bu dönemi anlamak için bize üç anahtar kaynak sunmaktadır: “Mücmelü’t-tevârîh” (XII. yüzyıl), “Hudûdu’l-âlem” (982) ve “İbn Hurdâdbih” ile Kudâme’nin yol listeleri. Bu metinlerin ortak özelliği, “Türk’ün oğulları” olarak anılan Barsganlılar, İlâklılar, Çigiller gibi toplulukların her birinin bir şehre, bir beye ve bir ünvana sahip olduğunu göstermesidir.
      Örnek: Mücmelü’t-tevârîh’te, Barsgan hükümdarı “Tebin Barshan”, Çigil hükümdarı “Tüksin Çigil”, Yağma hükümdarı “Buğra Han” ünvanını taşır. (s. 56-57).
      Sümer’in bu noktadaki yorumu şudur: Bu ünvanların bir kısmı Türkçe (Buğra, Tigin, Çor, Tutuğ), bir kısmı Soğdca veya Çinceden uyarlanmış olsa da, “hepsi birer siyasî irade beyanıdır.” Ne var ki bu irade, hiçbir zaman bir merkezî devlete dönüşememiş; her bey kendi şehrinin, kendi vadisinin hâkimi olarak kalmıştır. Bu parçalanmışlık, Müslüman komşuların –özellikle Sâmânîlerin– iştahını kabartacaktır.

      II. Karluklar: Şehir Kuran Ama Devlet Kuramayan Boy
      Karluklar, bu kitabın en trajik figürleridir. Onlar, VIII. yüzyıldan itibaren “Taraz (Talas) merkezli olarak, Talas ve Çu vadileri ile Isığ Göl çevresinde onlarca şehir ve köye sahiptirler. Sümer, Hudûdu’l-âlem’e dayanarak Karluk ülkesini şöyle tasvir ediyor: “Mamur ve Türk memleketlerinin en zenginidir. Orada çok akarsu görülür; havası mutedildir. Karluklar cana yakın, iyi huylu, tatlı ve nâzik insanlardır.” (s. 58) Aynı eserde, Karluk ülkesinde “Külân, Mirki, Tüzün Balığ, Kökyâl, Barshân” gibi en az 15 meskûn yer sayılır. Bunlardan bazıları köy, bazıları şehirdir. Karlukların bir kısmı avcılık, bir kısmı çiftçilik, bir kısmı da hayvancılık yapmaktadır. Yani “üçlü bir ekonomi” söz konusudur.
      Peki bu kadar şehre, bu kadar zenginliğe rağmen neden güçlü bir Karluk devleti yoktur? Sümer’in cevabı net: “Karluklar asla birleşememiş, daima birbirine rakip beylikler halinde yaşamışlardır.” Bu zaaftan yararlanan Sâmânîler, 893 yılında “Taraz’ı fetheder, büyük kiliseyi camiye çevirirler.” Sümer, bu olayı “Türk şehircilik tarihinin ilk büyük kayıplarından biri” olarak niteler (s. 51). Yani bir Türk şehri, bir başka Türk boyu tarafından değil, Müslüman İranlılar tarafından fethedilmiş ve dönüştürülmüştür.
      Karluklar, XI. yüzyılda artık tamamen yerleşik hayata geçmiş görünürler. Kaşgarlı Mahmud onlardan neredeyse sadece dilleriyle ilgili notlar aktarır. Ancak XII. yüzyılda, “Kara Hitay baskısıyla bir kısmı Mâverâünnehir’e göç eder, bir kısmı ise Kayalık’ta küçük bir hanlık olarak varlığını sürdürür. Bu son Karluk hanı “Arslan Han”, Cengiz Han’a tabi olur; oğulları Moğol sarayında “güveyi” (küreken) statüsü kazanır. Karluklar, artık bir boy olarak değil, bir “hatıra” olarak tarihteki yerini alır.
      Not: Sümer’in Karluklar için kullandığı ifade çarpıcıdır: “Karluklar’ın en müsait zamanlarda dahi bir devlet kuramadıklarını” (s. 74) söyler. Bu, bir tarihî teşhistir. Göçebe kökenli bir boyun şehirleşmesi, devletleşmesi anlamına gelmez. Şehir, ancak onu kuracak siyasî iradeyle anlam kazanır.

      III. Çigiller ve Tohsılar: Göçebelikten Yerleşikliğe Geçişin Ara Halleri
      Çigiller, aslında Karlukların bir boyudur. Ancak X. yüzyılda o kadar büyümüşlerdir ki, Hudûdu’l-âlem onları müstakil bir kavim olarak sayar. Sümer, Çigilleri anlatırken bir başka çarpıcı ayrıma dikkat çekiyor: “Çigiller’in ekserisi çadır ve alaçıklarda yaşar; şehir ve köyleri azdır.” (s. 71) Yani Çigiller, Karluklardan farklı olarak, yerleşik hayata geçme konusunda daha yavaş ve isteksizdirler. Onlar için şehir, bir “Sîköl”den ibarettir – ki o da İslâm hududuna yakın, tüccarların uğradığı bir istasyondur.
      Tohsılar (Tokslar) ise tam tersi bir tablo çizer. Onların yurdu, “Çigiller’inkinden çok daha zengindir; misk ve türlü kürkler elde edilir (s. 72). Daha da önemlisi, “Sûyâb şehri –Türgiş kağanlarının eski başkenti– artık Tohsıların elindedir ve buradan 20.000 asker çıkarılmaktadır. Bu sayı, bir “köy” için bile değil, bir “şehir devleti” için bile olağanüstüdür. Sümer, buradan hareketle Tohsıların aslında Karluk-Çigil karışımı bir konfederasyon olduğu, ancak zamanla yerleşik hayatın avantajlarını keşfettikleri için Sûyâb gibi bir metropolü ellerinde tutmayı başardıkları sonucuna varır.
      Ancak, XI. yüzyıldan itibaren Tohsıların adı da Çigillerin adı da kaynaklardan silinir. Sümer’e göre bu, “onların hemen tamamiyle yerleşik hayata geçmeleri” (s. 72) ile ilgilidir. Artık onlar, “Tohsı” ya da “Çigil” kimliğiyle değil, yaşadıkları şehrin kimliğiyle anılır olmuşlardır. Bu, Türk şehircilik tarihinde bir dönüm noktasıdır: “Boy adları yerini yer adlarına bırakmaya başlar.”

      IV. Karahanlılar: Şehirciliğin Altın Çağı ve İslamiyet’le Buluşma
      Kitabın en can alıcı bölümü, hiç şüphesiz “Karahanlılar” kısmıdır (s. 74-93). Sümer, burada hem bir tarihçi titizliğiyle hem de bir kültür tarihçisi sezgisiyle hareket eder. Ona göre Karahanlılar, Türk şehircilik tarihinde bir “kırılma noktası” dır. Neden?
      Çünkü Karahanlılar, şehir kuran, şehirlerde oturan, şehirleri yöneten “ve bu süreci İslamiyet’le bütünleştiren ilk büyük Türk hanedanıdır.” Sümer, Karahanlıların kökenini kesin bir dille “Yağmalar”a dayandırır. Yağmalar, Hudûdu’l-âlem’e göre, “güçlü, kuvvetli ve savaşçı bir topluluk”tur, ancak onları diğerlerinden ayıran özellik, “hükümdarlarının “Buğra Han” ünvanını taşıması” ve bu ünvanın doğrudan “Uygur hanedanına” bağlanmasıdır (s. 75). Yani Karahanlılar, bozkırın geleneksel kağanlık otoritesini, şehirli bir Müslüman devlet yapısıyla birleştirmeyi başarmışlardır.
      942 yılı, bu açıdan bir milattır: “Balasagun’un Gayr-i Müslim Türkler tarafından fethiyle Karahanlı devleti fiilen kurulmuş, kısa süre sonra İslamiyet kabul edilmiş ve 999’da Sâmânî devletine son verilerek Mâverâünnehir’in zengin şehirleri (Buhara, Semerkand) Türk hâkimiyetine girmiştir. Sümer, bu süreci şöyle özetler: “Kara Hanlılar, çok zengin ve mamur Mâverâünnehr’i de ülkelerine kattılar. Fazla olarak Türkler’e Orta Doğu yolu da açılmış oldu.” (s. 77)
      Ancak Sümer, bir duayene yakışır şekilde, bu “altın çağ”ın, siyasî tarihini değil, somut şehircilik mirasını da bizlere gösterir. Kaşgarlı Mahmud’un eserinde geçen “45 civarındaki şehir, kasaba ve köy adını” tek tek döküntülemez – bunu yapmak bir ansiklopedinin işidir– fakat onların “anlamlı” bir dökümünü sunar. Dikkat çekici olanlar şunlardır:
      - Balasagun (Kuz Ordu): Karahanlıların başkenti. Sümer, buranın hem Türklerin hem de Soğdların yaşadığı, “Kutadgu Bilig” gibi bir eserin yazıldığı çok dilli, çok dinli bir şehir olduğunu vurgular. Ne yazık ki şehrin yeri hâlâ kesin olarak tespit edilememiştir; Moğollar ona “Mavu Baliğ” (kötü şehir) adını vermiş, Haydar Mirza (XVI. yüzyıl) ise varlığından haberdar bile değildir (s. 80).
      - Kaşgar (Ordu Kend) : Karahanlı hanedanının aile mezarlığının bulunduğu şehir. Sümer’e göre Kaşgar’ın “Ordu Kend” olarak anılması, onun bir “siyasî merkez” olduğunu gösterir.
      -Sayram (İsficâb): Kaşgarlı’da ilk kez görülen Türkçe adıyla Sayram, Müslümanlığı kabul eden ilk Türk topluluklarının merkezidir. Sümer, buradaki “Türkmen” kavramının etimolojik sırrını da çözer: Aslında “Türkmen”, Müslüman olan Oğuz ve Karluk kümelerine verilen bir addır. “Müslüman Türk” anlamına gelir. (s. 56)
      - İki Ögüz, Yafınç, Almalık, Kayalık: Bunlar, XI-XIII. yüzyıllarda ortaya çıkan “yeni” şehirlerdir. Adları bile Türkçedir. Sümer, bu şehirlerin Karahanlıların ve ardından Kara Hitayların sağladığı siyasî istikrar sayesinde kurulduğunu belirtir. Ne var ki, Moğol istilası bu şehirlerin hepsini yerle bir edecek, çoğunun yeri dahi unutulacaktır.
      Sümer’in bu bölümdeki en önemli katkılarından biri, Karahanlı şehirlerinde yaşayan “Soğd, Argu ve Kençek” gibi İranî kavimlerin durumunu açıklamasıdır. Onların iki dilli olduğunu, ancak hızla Türkleştiklerini söyler. Bu, Türk şehirciliğinin “fiziksel” olarak kalmayıp, “dilde ve kültürde bir dönüşüm” de yarattığını gösterir.

      V. Oğuzlar: Şehirli Göçebeler ve Bir Destanın Coğrafyası
      Karahanlıların doğudaki şehirleşme başarısına karşılık, batıda –Seyhun boylarında– bambaşka bir Türk topluluğu, “Oğuzlar”, farklı bir model geliştirir. Sümer, Oğuzları anlattığı kısa ama yoğun bölümde (s. 90-93), bir paradoksu ortaya koyar: Oğuzlar, en göçebe Türk boylarından biri olmalarına rağmen, “X. yüzyıldan itibaren Seyhun boylarında kalıcı şehirler kurmuşlardır.”
      Başlangıçta üç şehirleri vardır: “Yeni Kend, Cend ve Cuvâre” (Huvâre). Zamanla buna “Savran, Karaçuk, Karnak, Suğnak, Süt Kend” eklenir. XII. yüzyılda “Barçınlığ Kend” (Salur boyundan Barçın Hatun’un kurduğu rivayet edilen şehir) ve XIII. yüzyıl başında “Özkend, Aşnas, Otrar” da bu listeye katılır. Sümer, Moğol istilası arifesinde (1218) Seyhun boylarındaki Oğuz şehirlerini batıdan doğuya şöyle sıralamaktadır:
      > “Yeni Kend – Cend – Ribâtât – Aşnas – Barçınlığ Kend – Öz Kend – Sabran – Karaçuk – Suğnak – Karnak – Yesi – Süt Kend” (s. 91).
      Bu şehirlerin her biri, birer ticaret istasyonu, birer tarım merkezi ve birer askerî üstür. Ancak Sümer’in altını çizdiği nokta şudur: “Oğuzlar’ın göçebe kısmı, şehirlerde oturan yurttaşlarına “yatuk” yani “tembel” adını takmıştır (s. 90). Bu, Türk şehircilik tarihinin en ironik cümlelerinden biridir. Göçebe, yerleşik olanı “tembellikle” suçlarken, aslında kendi gücünün kaynağını –mobiliteyi– yüceltmektedir. Ne var ki bu suçlama, Oğuzların büyük bir kısmının 1040’tan itibaren Horasan ve Anadolu’ya göçerek Selçuklu devletini kurmasını engellememiştir. Yani “tembel” yerleşikler, tarihin akışını değiştiren imparatorlukların temelini atmışlardır.
      Sümer, Oğuz şehirlerinin akıbetini anlatırken bir kez daha hüzünlü bir tona bürünür. Moğol istilası (1219 ve sonrası) bu şehirlerin hepsini yerle bir eder. 1245’te bölgeye gelen Plano Carpini, “sayısız şehir harabeleri” ile karşılaşır (s. 92). Sümer’in ifadesiyle: “Moğol istilasından önce açıkça müşâhede edilen yerleşik hayatın altın devri ve güneşli günleri bir daha geri gelmemek üzere kaybolup gitti.” (s. 92)

      Sonuç: Bir Medeniyet Tercihinin Bedeli
      Prof. Dr. Faruk Sümer’in bu ikinci bölümü, ilk bölümde sorduğu soruya –“Tonyukuk haklı çıkar mı?”– dolaylı ama kesin bir cevap verir: “Hayır, Tonyukuk haklı çıkmamıştır.” Gök Türkler yerleşik hayata geçmediler ve kısa sürede yok oldular. Uygurlar, Karluklar, Karahanlılar, Oğuzlar ise şehir kurdular, yerleştiler – ve asırlarca yaşadılar. Ancak bu yaşamanın bedeli ağırdır: Kimlik dönüşümü, dil değişimi, din değişimi ve nihayetinde Moğol kasırgası önünde savunmasız kalmak.
      Rahmetli Faruk Sümer’in bu kitabı, bir şehircilik tarihi olmanın ötesinde, “bir medeniyet muhasebesidir.” Türklerin ne zaman, nerede, hangi şartlarda şehir kurduğunu bilmek, bugünün Türkiye’sinin kentleşme sorunlarını anlamak için de bir anahtardır. Çünkü Sümer’in gösterdiği gibi, “çadır ile şehir arasındaki gerilim”, Türklerin DNA’sına işlemiş bir ikilemdir. Bu ikilemi aşabilenler –Uygurlar, Karahanlılar, Oğuzlar– büyük işler başarmış, aşamayanlar ise –Gök Türkler, Karluklar– tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmişlerdir.
      Rahmetli hocamızın bu kıymetli çalışması, esasen başlı başına akademik çevreler için değil, şehir planlamacılarından kamu yöneticilerine, kültür tarihçilerinden eğitimcilere kadar herkes için başucu kitabı olmaya devam edecektir.
      ¹ “Batı Gök Türklerinin kültürel miras bırakmaması konusunda Sümer, Kaşgarlı Mahmud’a atıfta bulunur (Divan, I, s. 61, 366). Doğu Gök Türklerinin yazıtları, takvimi ve edebiyatı varken, Batı’nın neredeyse hiçbir şey bırakmamış olması, onun “medeniyet şuuru” kavramını doğrudan ilgilendirir.”
      ² “Hudûdu’l-âlem’deki Karluk listesi için bk. s. 82-84 (İng. terc. s. 98-99). Minorsky’nin notları bu listenin çözülmesinde hayati önem taşır.”
      ³ “Karahanlı şehirlerinin tam listesi için Kaşgarlı’nın Divan’ındaki dizine (Brockelmann, Mitteltürkischer Wortschatz) ve Atalay’ın Türkçe dizinine bakılmalıdır.”
      ⁴ “Oğuz şehirleri hakkında daha geniş bilgi için yazarın kendi eseri Oğuzlar (IV. baskı, İstanbul 1992) s. 90-93’e atıfta bulunulur.”
      ⁵ “Plano Carpini’nin gözlemleri için Rockhill baskısı (London 1900) s. 14; Ç’ang-Ç’un için Bretschneider, I, s. 65-74.”

Yukarıda sunulan ikinci bölüm, Prof. Dr. Faruk Sümer’in adı geçen kitabının 51-93. sayfaları ile kaynakçası esas alınarak hazırlanmıştır. Hocamızın ruhu şad olsun…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.