•
Kütüphanenizin en kuytu rafında yıllarca beklemiş; tozlanmış, unutulmuş kitaplar vardır ve sizler o kitaplardan birini, belki bir akşam gözünüze ilişince elinize alır şöyle bir bakarsınız… Şayet yazarını tanıyorsanız, eski bir dostun sesini duyar gibi olursunuz.
İşte, benim çok sevdiğim, dostum, üstadım Doğan Atlay’ın “Destanlarımız” (Atlay, 1992) kitabı da bana bu duyguları çağrıştıran öylesi bir kitap oldu...
1992 yılında Mut’ta, küçük bir matbaada basılmış, sade kapağının ardında koskoca bir Anadolu hafızası taşıyan incecik bir kitapçık.
Doğan Atlay, 1930’da Mut’ta doğmuştur. Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu, ömrünün büyük kısmını sağlık memurluğu yaparak geçirmişi. Ama asıl mesleği, gönlünün mesleği başkaymış; halk şiirlerini, destanları derlemek. El yazması eski metinleri bulup okumak, günümüz Türkçesine çevirmek.
Gençliğinden beri amatör bir hevesle topladığı bu manzumeleri, “bende saklı kalacağına” diyerek kitap haline getirmiş. Nitekim önsözünde de mütevazı bir dille itiraf ediyor; kaynak tespitine vakti yetmeyi, otuz yıl geriye dönüp yeniden başlamak ise ikinci bir ömür istermiş.
Yine de elindekilerle yetinmiş; belki bir gün bu parçalar, birilerinin gönlüne dokunacak, bir araştırmacının işine yarayacak. O küçük mutluluk kendisine yetecekti.
Kitap, merhum Kemal Zeki Gençosman’ın “Türk Destanları”na bir ek niteliğinde tasarlanmış. Onun eksik bıraktıklarını, tamamlanmamış olanları tamamlamak istemiş. İçinde muharebe destanları, kahramanlık türküleri, avcıların coşkun haykırışları, ağıtların yakıcı hüznü, hatta güldürü ve muammalar var. Hepsi de halkın dilinden, halkın yüreğinden çıkmış.
Sayfaları açtığınızda ilk karşılaştığınız “Mısır Destanı”nda (Kanlı Halime), 1798’in o kanlı günleri canlanıyor:
Ne için yatarsın gafletten
Bu işlere âgâh ol padişahım…
Fransız’ın Mısır’ı işgali, kiliselerin cami yerini alması, kızların gelinlerin esir düşmesi… Halk, padişahına seslenir, imdat ister. Ses hem yakarış hem isyandır. Aynı destanların devamında Cezzar Ahmet Paşa çıkar karşınıza. Akka’da Napolyon’a (Panamorta) karşı direnen o yaşlı kurt:
Hüdaya bel bağla duacın çoktur
Metanet yolunda dur Ahmet Paşa…
Ve hemen ardından deyişmeli bir diyalog başlar. Bonapart ile Cezzar Paşa karşılıklı konuşur:
Biri kibirle
“Yedi kralı geçirdim ele” der, diğeri mertçe:
“Benim heybetim sanki fermanlı oktur” diye cevap verir.
O satırlarda tarih, destan olur; kahramanlar, şiir olur.
Kitapta, büyük savaşlarda olduğu gibi Toroslarda da Bozdağ’ın çeşmelerinde de destanlar akar. “Ger Ali”nin efelik türküsünde zeybeklik, isyan ve kader bir aradadır:
İnersem ederim İzmir’i harap
Arkadaşımı sorarsan Parmaksız Arap…
Sonra av destanları başlar: Keklik, Sığın, Avşar Omar… Doğa ile insanın iç içe geçtiği, tüfek sesinin, keklik ötüşünün, dağ rüzgârının ritmine büründüğü parçalar. Ardından güldürü destanları, terziyle, fareyle, sivrisinekle alay eden halk mizahı. Ve elbette ağıtlar: Sadık Bey’e, Mustafa Bey’e yakılan yakıcı türküler. Son kısımda ise muammalar ve sualler gelir; Karacaoğlan’dan, Kul Himmet’ten, Cemali’den kalan bilmeceler. Halk zekâsının inceliği, kelimelerin dansı…
“Destanlarımız”, kalın ciltli akademik eserler gibi ağırbaşlı değil. Aksine, ince, mütevazı ve samimi. 1992’de Mutlu Gıda Sanayii’nin maddi desteğiyle basılmış, Yeni Matbaa’da dizilmiş bir kitapçık. Ama içindeki ses, yüzyılların sesi. Doğan Atlay’ın otuz yıllık sabrının, eski yazmaları okuyabilme yeteneğinin ve en önemlisi, halk kültürüne duyduğu derin sevginin ürünü.
Çarşamba günü bu kitabı elime aldığımda, dostumun yokluğunu daha çok hissettim. Çünkü bu sayfalar, onun sessizce yaptığı birikimin somut hali. Kaynakları eksik olabilir, bazı dizeler yarım kalmış olabilir, ama samimiyeti ve içtenliği hiçbir kitapta kolay kolay bulunmaz.
Eğer sizler de Anadolu’nun derinlerinden yükselen o kadim sesleri duymak, kahramanların, avcıların, âşıkların, ağıtçıların dilinden tarihe kulak vermek isterseniz, kütüphanelerin kuytu bir köşesinde sizi bekleyen bu küçük kitabı alın, okuyun. Sayfalarını çevirince belki bir dörtlükte kendinizi, belki bir destanda atalarınızı bulmuş olacaksınız.
Doğan Atlay’ın dediği gibi:
“Bu destanlardan bir veya birkaç tanesi herhangi bir araştırmacının işine yararsa veya birilerinin ilgisini çekip okuyup hoşça vakit geçirirlerse… o zaman maksadım hasıl olur, mutlu olurum.”
İşte bu yüzden “Destanlarımız” hâlâ yaşıyor.
Ve her okunduğunda, Doğan Atlay da biraz daha bizimle yaşamayı sürdürüyor.
Ruhu şad olsun…
•
Kaynakça
Atlay, D. (1992). Destanlarımız (1 b.). Mut: Yeni Matbaa.