Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXVII-| Dünde Kalan Sözler- II- Millî Eğitimin Mimarları: Öğretmenlere Bir Hitabenin Tahlili| Tanıtım: Hilmi DULKADİR |25 Ocak 2026

•       Bir önceki bölümde, Sabahattin Çakmakoğlu’nun sözlerinin zamana nasıl meydan okuduğunu ve gençliğe verdiği mesajları irdelemiştik. Şimdi ise, onun 24 Kasım 1984’te Mersin’de, öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmanın derinliklerine ineceğiz. Bu metin, “eğitimin milliliği” üzerine sistematik bir düşünce ve uyarılar bütünüdür. Çakmakoğlu, burada, bir vali kimliğini aşarak, adeta bir fikir işçisi ve stratejist olarak karşımıza çıkmaktadır. •       “Millet Mektepleri”nden “Millî Eğitim”e: Temel Bir Kavramın İnşası.       Çakmakoğlu, 24 Kasım 1984’te öğretmenler günü vesilesiyle yaptığı konuşmasının hemen başında, Atatürk’ün “Başöğretmen” vasfını hatırlatarak önemli bir vurgu yapmaktadır: Atatürk’ün “halk mektepleri” değil, “millet mektepleri” kurduğunu belirtir. Bu, görünüşte küçük ama anlamda devasa bir ayrımdır. “Halk”, coğrafi ve sosyolojik bir yığını ifade ederken, “millet”, ortak tarih, kültür, dil ve ülkü etrafında şuurlaşmış siyasi bir topluluğu tanımlar. Çakmakoğlu’na göre, Harf İnkılabı’nın ardından kurulan bu okullar, okuma-yazma öğretmenin yanında, “yığınlardan, kitlelerden millet haline, Türk Milleti haline şuurlaşmış hale geçişi” sağlamak içindir.       Buradan hareketle, Çakmakoğlu, dinleyicilerine ve biz okuyuculara çok temel bir soru yöneltir: “Eğitimin milliliği nedir, niçin eğitim bakanlığı değil de Millî Eğitim Bakanlığıdır?” Cevabını, tarihî bir perspektifle inşa eder. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere geçmiş Türk devletlerinin yıkılmasının ardında, farklı “halk topluluklarının” ortak bir milli şuur ve eğitim politikası ile “yoğrulmasını sağlayamamış olmamız” yatmaktadır. Ayrılık kaçınılmaz olmuştur. İşte Atatürk, bu tarihî hatayı tekrarlamamak için, Misak-ı Milli sınırları içinde, “Ne Mutlu Türküm” ilkesi etrafında bütünleşmiş bir millet yapısı inşa etmeyi hedeflemiştir. Dolayısıyla “millî” sıfatı, eğitimin bu topraklarda yaşayan insanları bir yığından öte, bilinçli, birbirine bağlı ve kendine yeten bir millet haline getirme misyonunu taşır.       Çakmakoğlu için öğretmen, bu misyonun en kritik aktörüdür. Ona göre öğretmen, müfredatı aktaran bir memur olmakla kalmayıp “milletini üstün tutan insan”dır. Çocuğa rengini, Türk kültürünü, Atatürk’ü ve tarihi sevdiren, zaferlerin heyecanını ve kayıpların hikmetini anlatan kişidir. Bu yüzden, “en çok saygı duyulan kesim kamuoyunda öğretmenler olmalıdır”. Çakmakoğlu, öğretmenin toplumdaki merkezî rolünü somutlaştırırken oldukça çarpıcı bir de ifade kullanır: “Şurada konuşuyorsak, konuşan sizin eserinizdir. Şu sesi size ulaştıran mekanizmayı keşfeden sizin eserinizdir. Yollar, barajlar, fabrikalar… her yerde öğretmen vardır” Bu sözlerle, öğretmeni, tüm mesleklerin ve ilerlemenin kaynağındaki “ilk hareket ettirici” olarak konumlandırır.       Ancak Çakmakoğlu, bu ideali anlatırken, içinde bulunulan zorlukları da görmezden gelmez. Öğretmen sayısı ve okullaşma oranları katlanarak artsa da ekonomik gücün yetersizliği nedeniyle “ağırlıklı yatırım yapılamadığından” bahseder. Öğretmenlerin maddi kaygılarını ve diğer kesimlerle aralarındaki refah farkını samimiyetle kabul eder, hatta valilik maaşı ile Mersin’deki müreffeh vatandaşın durumunu kıyaslayarak bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Bu tespit, onun söylemini hamasi nutuklar seviyesinden çıkarıp, sorunun merkezine inen gerçekçi bir analiz seviyesine taşımaktadır.       Çakmakoğlu, konuşmasının sonlarında geleceğin Türkiye'sine doğru, sentez ve uyarıda bulunmakta ve “millî eğitim” anlayışının nasıl bir gelecek inşa etmesi gerektiğine dair yol haritasını da çizmektedir. Onun hayal ettiği “Büyük Türkiye”, toprak genişliği değil, “dünya milletleri arasında saygılı bir devlet” olmayı, kendine inanmış, teknolojiyi özümseyerek mamur hale gelmiş bir ülkeyi ifade etmektedir. Bu hedefe giden yolda öğretmene düşen görev ise, bir sentez ustası olmaktır.       Çakmakoğlu, milliyetçiliği de bir içe kapanma olarak görmez. Aksine, “Bizden ilerlemiş… devletler, ülkeler var. Onu hedef alabiliriz, ama onları sevmek başka şey.” diyerek net bir ayrım yapar. Öğretmenlerden beklenen, “onların ilmini bilimsel yoldan, tekniğini ekonomik kanallardan aktarmasını bilecek, ama kendisinden uzaklaşmayan nesiller” yetiştirmektir.       Son olarak, tarihten bir ders daha verir. Osmanlı’nın sonunu getiren süreçte, “eğitimde milli politikamız olmadığı gerçeği”nin yattığını vurgular. Güçlü bir Türkiye’nin, kendi vatandaşları gibi dışarıda kalmış soydaşları için de bir umut kaynağı olacağını söyleyerek, konuşmasını millî bir sorumluluk bilinciyle tamamlar.       Sonuç olarak, Sabahattin Çakmakoğlu’nun “19 Mayıs” ve “Öğretmenler Günü” konuşmaları, birbirini tamamlayan iki sacayağı gibidir. İlkinde gençliği “kültür emperyalizmi”ne karşı özünü koruyarak teknolojiyi özümsemeye çağırırken, ikincisinde bu gençliği yetiştirecek öğretmenlere, bu misyonun felsefesini ve metodolojisini anlatmaktadır. Her iki metnin merkezinde de “millî kimlik”, “şuur”, “tarihî ders” ve “gelecek inşası” kavramları yatmaktadır. Çakmakoğlu, bir devlet adamı olmanın ötesinde, yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel dinamiklerini derinden kavrayan, sorunları teşhis eden ve kalıcı çözüm önerileri sunan bir fikir adamı portresi çizmektedir.  • 30 Ocak 2026| Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXVIII-| Dünde Kalan Sözler- III- | Sabahattin Çakmakoğlu’nun Mut’da Yapılan “Karacaoğlan Kültür Sanat Şenliği” vesilesiyle yapmış olduğu konuşma. Kültür, Kimlik ve Devlet Stratejisi.
Ekleme Tarihi: 25 Ocak 2026 -Pazar

KÜLTÜR YAZILARI... Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXVII-| Dünde Kalan Sözler- II- Millî Eğitimin Mimarları: Öğretmenlere Bir Hitabenin Tahlili| Tanıtım: Hilmi DULKADİR |25 Ocak 2026



      Bir önceki bölümde, Sabahattin Çakmakoğlu’nun sözlerinin zamana nasıl meydan okuduğunu ve gençliğe verdiği mesajları irdelemiştik. Şimdi ise, onun 24 Kasım 1984’te Mersin’de, öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmanın derinliklerine ineceğiz. Bu metin, “eğitimin milliliği” üzerine sistematik bir düşünce ve uyarılar bütünüdür. Çakmakoğlu, burada, bir vali kimliğini aşarak, adeta bir fikir işçisi ve stratejist olarak karşımıza çıkmaktadır.

      “Millet Mektepleri”nden “Millî Eğitim”e: Temel Bir Kavramın İnşası.
      Çakmakoğlu, 24 Kasım 1984’te öğretmenler günü vesilesiyle yaptığı konuşmasının hemen başında, Atatürk’ün “Başöğretmen” vasfını hatırlatarak önemli bir vurgu yapmaktadır: Atatürk’ün “halk mektepleri” değil, “millet mektepleri” kurduğunu belirtir. Bu, görünüşte küçük ama anlamda devasa bir ayrımdır. “Halk”, coğrafi ve sosyolojik bir yığını ifade ederken, “millet”, ortak tarih, kültür, dil ve ülkü etrafında şuurlaşmış siyasi bir topluluğu tanımlar. Çakmakoğlu’na göre, Harf İnkılabı’nın ardından kurulan bu okullar, okuma-yazma öğretmenin yanında, “yığınlardan, kitlelerden millet haline, Türk Milleti haline şuurlaşmış hale geçişi” sağlamak içindir.
      Buradan hareketle, Çakmakoğlu, dinleyicilerine ve biz okuyuculara çok temel bir soru yöneltir: “Eğitimin milliliği nedir, niçin eğitim bakanlığı değil de Millî Eğitim Bakanlığıdır?” Cevabını, tarihî bir perspektifle inşa eder. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere geçmiş Türk devletlerinin yıkılmasının ardında, farklı “halk topluluklarının” ortak bir milli şuur ve eğitim politikası ile “yoğrulmasını sağlayamamış olmamız” yatmaktadır. Ayrılık kaçınılmaz olmuştur. İşte Atatürk, bu tarihî hatayı tekrarlamamak için, Misak-ı Milli sınırları içinde, “Ne Mutlu Türküm” ilkesi etrafında bütünleşmiş bir millet yapısı inşa etmeyi hedeflemiştir. Dolayısıyla “millî” sıfatı, eğitimin bu topraklarda yaşayan insanları bir yığından öte, bilinçli, birbirine bağlı ve kendine yeten bir millet haline getirme misyonunu taşır.
      Çakmakoğlu için öğretmen, bu misyonun en kritik aktörüdür. Ona göre öğretmen, müfredatı aktaran bir memur olmakla kalmayıp “milletini üstün tutan insan”dır. Çocuğa rengini, Türk kültürünü, Atatürk’ü ve tarihi sevdiren, zaferlerin heyecanını ve kayıpların hikmetini anlatan kişidir. Bu yüzden, “en çok saygı duyulan kesim kamuoyunda öğretmenler olmalıdır”. Çakmakoğlu, öğretmenin toplumdaki merkezî rolünü somutlaştırırken oldukça çarpıcı bir de ifade kullanır: “Şurada konuşuyorsak, konuşan sizin eserinizdir. Şu sesi size ulaştıran mekanizmayı keşfeden sizin eserinizdir. Yollar, barajlar, fabrikalar… her yerde öğretmen vardır” Bu sözlerle, öğretmeni, tüm mesleklerin ve ilerlemenin kaynağındaki “ilk hareket ettirici” olarak konumlandırır.
      Ancak Çakmakoğlu, bu ideali anlatırken, içinde bulunulan zorlukları da görmezden gelmez. Öğretmen sayısı ve okullaşma oranları katlanarak artsa da ekonomik gücün yetersizliği nedeniyle “ağırlıklı yatırım yapılamadığından” bahseder. Öğretmenlerin maddi kaygılarını ve diğer kesimlerle aralarındaki refah farkını samimiyetle kabul eder, hatta valilik maaşı ile Mersin’deki müreffeh vatandaşın durumunu kıyaslayarak bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Bu tespit, onun söylemini hamasi nutuklar seviyesinden çıkarıp, sorunun merkezine inen gerçekçi bir analiz seviyesine taşımaktadır.
      Çakmakoğlu, konuşmasının sonlarında geleceğin Türkiye'sine doğru, sentez ve uyarıda bulunmakta ve “millî eğitim” anlayışının nasıl bir gelecek inşa etmesi gerektiğine dair yol haritasını da çizmektedir. Onun hayal ettiği “Büyük Türkiye”, toprak genişliği değil, “dünya milletleri arasında saygılı bir devlet” olmayı, kendine inanmış, teknolojiyi özümseyerek mamur hale gelmiş bir ülkeyi ifade etmektedir. Bu hedefe giden yolda öğretmene düşen görev ise, bir sentez ustası olmaktır.
      Çakmakoğlu, milliyetçiliği de bir içe kapanma olarak görmez. Aksine, “Bizden ilerlemiş… devletler, ülkeler var. Onu hedef alabiliriz, ama onları sevmek başka şey.” diyerek net bir ayrım yapar. Öğretmenlerden beklenen, “onların ilmini bilimsel yoldan, tekniğini ekonomik kanallardan aktarmasını bilecek, ama kendisinden uzaklaşmayan nesiller” yetiştirmektir.
      Son olarak, tarihten bir ders daha verir. Osmanlı’nın sonunu getiren süreçte, “eğitimde milli politikamız olmadığı gerçeği”nin yattığını vurgular. Güçlü bir Türkiye’nin, kendi vatandaşları gibi dışarıda kalmış soydaşları için de bir umut kaynağı olacağını söyleyerek, konuşmasını millî bir sorumluluk bilinciyle tamamlar.
      Sonuç olarak, Sabahattin Çakmakoğlu’nun “19 Mayıs” ve “Öğretmenler Günü” konuşmaları, birbirini tamamlayan iki sacayağı gibidir. İlkinde gençliği “kültür emperyalizmi”ne karşı özünü koruyarak teknolojiyi özümsemeye çağırırken, ikincisinde bu gençliği yetiştirecek öğretmenlere, bu misyonun felsefesini ve metodolojisini anlatmaktadır. Her iki metnin merkezinde de “millî kimlik”, “şuur”, “tarihî ders” ve “gelecek inşası” kavramları yatmaktadır. Çakmakoğlu, bir devlet adamı olmanın ötesinde, yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel dinamiklerini derinden kavrayan, sorunları teşhis eden ve kalıcı çözüm önerileri sunan bir fikir adamı portresi çizmektedir. 

30 Ocak 2026| Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXVIII-| Dünde Kalan Sözler- III- | Sabahattin Çakmakoğlu’nun Mut’da Yapılan “Karacaoğlan Kültür Sanat Şenliği” vesilesiyle yapmış olduğu konuşma. Kültür, Kimlik ve Devlet Stratejisi.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.