•
Bu metin, serimiz için bir sentez noktasıdır. Çakmakoğlu, burada Atatürk'ü anmakla kalmıyor; onun düşünce sistemini, kendi konuşmalarının tümünde işlediği temalar üzerinden “bir bütün olarak” yorumluyor ve adeta kendi felsefesinin kaynağını gösteriyor. İşte, bu yazı serimizi taçlandıran yeni bölüm.
•
Sabahattin Çakmakoğlu’nun on farklı konuşmasını incelediğimiz bu yazı serisi boyunca, onun "kültür, dil, eğitim, ekonomi, yerel yönetimler, sağlık ve tarih şuuru" gibi konulardaki tutarlı ve derinlikli bakış açısını gördük.
Bugün ise fikir sisteminin kaynağına ineceğiz. Çakmakoğlu'nun gözünden Atatürk’ü, 13 Kasım 1987’de, Atatürk Haftası vesilesiyle yaptığı konuşma üzerinden ele alacağız. Bu konuşma, O’nun düşünce yapısının "merkezi eksenini, kaynağını ve nihai referans noktasını" açıkça ortaya koymaktadır. Zira bu kaynak, "Atatürk ve onun bir ‘bütün’ olarak anlaşılması gereken fikir sistemidir."
Özetle, bu konuşma bize göstermektedir ki Çakmakoğlu için Atatürk, bir "kurucu" olmanın ötesinde, çözümlemeye çalıştığı milli meselelerin stratejik cevabını içinde barındıran bir "şifre" niteliğindedir
•
Çakmakoğlu, "Atatürk’ü Anlamak" ile "Atatürk’ü Anmak" arasındaki kolaycılığa bir reddiye niteliğinde, konuşmasına cesur ve eleştirel bir ayrımla başlamaktadır:
"Atatürk’ü anmak bir yerde kolay… Fakat konu Atatürk’ü anlamak, onu yaşamak, onu bütünüyle değerlendirmek olunca zordur." Ona göre, "çeşitli görüşlerin sıralandığı cümleleri seçip başa almayı Atatürkçü olmak için yeter sanmak" yaygın bir yanılgıdır.
İşte bu açılış ifadesi, onun seri boyunca yaptığı şeyin ta kendisidir:
Yüzeysel söylemlerin ve hamasi nutukların ötesine geçerek, meseleleri "bütünüyle" ve "derinlemesine" kavrama çabası. Bu, hem bir "entelektüel duruş" bildirisi, hem de Atatürk'ü basit sloganlara indirgeyen her türlü yaklaşıma karşı bir "aydın sorumluluğu" çağrısıdır.
Çakmakoğlu diyor ki, “Milletsiz Devlet Mümkün Değildir.” Bu, onun tarihî tecrübeden çıkardığı temel yasadır. Bu çerçevede Çakmakoğlu, Atatürk’ü anlamak için önce onun çözmeye çalıştığı sorunu, yani Osmanlı’nın çöküş nedenini tarihi bir perspektifle analiz ediyor.
Şöyle ki:
Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik cereyanları karşısında, “Nuh’un Gemisi”ne benzettiği çok uluslu imparatorlukların ayakta kalmasının imkânsız hale geldiğini belirtmektedir. İngiltere, Japonya, Napolyon Fransa’sı ve ABD örnekleri üzerinden, bir devletin bekasının, “ana vatan” denen sağlam bir milli çekirdeğe dayanmasına bağlı olduğunu işaret ediyor. İşte Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denilir” formülü, bu tarihsel analizden çıkan “kaçınılmaz sonuçtur. Çakmakoğlu’nun buradan çıkardığı evrensel yasa nettir:
“Milletlerin devlet olması mümkündür. Ama milletsiz devlet mümkün değildir.” Kıbrıs örneğini vererek bunu somutlaştırır. Bu tespit, onun daha önceki konuşmalarında vurguladığı “milli kimlik”, “kültür birliği” ve “dil” vurgularının teorik ve tarihsel temelini oluşturmaktadır.
Gelelim Misak-ı Milli ve Mübadele’ye:
Çakmakoğlu, Atatürk’ün bu politikalarını duygusallıktan uzak, gerçekçi siyasetin soğuk mantığıyla açıklamaktadır.
Misak-ı Milli’yi, “yemin edilmiş hudutlar” olarak tanımlar ve Lozan’da bunun kabul edildiğini belirtir. Ancak daha çarpıcı olan, “mübadele (nüfus değişimi)” politikasını savunma biçimidir. “Anadolu’da ve bugünkü Türkiye hudutları içerisinde Türk Milleti’nin hâkim unsur olması şartlarını getirmiştir” derken, bunu bir tercih değil, “yeni bir Türk devleti kurmak” için “olmazsa olmaz bir zorunluluk” olarak sunar. Bu, onun diğer konuşmalarında gördüğümüz “şuurlu devlet politikası” arayışının en sert ve en net ifadesidir.
Vatanı, “uğruna kan dökülen topraklar” olarak tanımlaması da bu topraklarda kurulacak devletin “homojen bir sosyolojik temele” oturması gerektiği fikrini pekiştirir.
Bir soru:
“Eğer Atatürk On Yıl Daha Yaşasaydı…”: Tarihî ihtimaller ve liderlik analizi ne olurdu? Çakmakoğlu’nun konuşmasının en kişisel ve spekülatif, ancak aynı zamanda liderlik analizi bakımından en derin bölümü budur.
Çakmakoğlu, Atatürk’ün erken kaybından duyduğu üzüntüyü, "Eğer Atatürk bir on yıl daha yaşasaydı…" diye başlayan bir tarihsel ihtimal sorgulamasına dönüştürmektedir. Ona göre Atatürk, "Misak-ı Milli hudutlarımız dışında kalmış" topraklar (muhtemelen Musul, Kerkük, On İki Adalar) ve "Ege sorunu" için çözüm üretebilecek kapasitedeydi. Bunun nedenini ise Atatürk'ün "sezişiyle kararları arasında anlayış farkı hiçbir zaman olmamış" olmasına, yani "vizyonerlik ile eylemcilik, strateji ile taktik arasındaki mükemmel uyuma" bağlardı.
Çakmakoğlu'nun bu analizi, onun bir kez daha ideal devlet adamı portresini çizmektedir:
"İleri görüşlü, kararlı, hızlı ve nihai hedefleri (Misak-ı Milli) asla unutmayan bir lider." Kıbrıs'la ilgili "Türkiye'nin güvenliği Kıbrıs'ın güneyinde başlar" anekdotunu aktarması, bu jeopolitik vizyonun somut bir örneğidir.
Gelelim “Muasır Medeniyet”in Gerçek Anlamına ve Teknoloji Transferi ve Kültürel Özün Korunması’na.
Çakmakoğlu, konuşmasının sonunda, Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesi” hedefini, kendi düşünce sistemiyle mükemmel bir şekilde harmanlayarak yorumlamaktadır. Bu hedefin “Batı medeniyeti seviyesi demek değil” olduğunu kesin bir dille vurgulamaktadır. Ona göre muasır medeniyet, “dünyayı ileriye götüren, teknolojide, bilimde, fende, sanatta hakiki mürşit” olan evrensel ilerlemedir. Atatürk’ün bize verdiği görev, “çağdaş olan nedir, bunu bulma gayreti”dir. Ardından, bütün bu yazılanların temel temasını tekrarlamaktadır: “Medeniyetler insanların müşterek malıdır. Ama kültürler de o milletlerin öz değeridir.”
İşte Çakmakoğlu’nun bütün konuşmalarında savunduğu formül burada açıkça ifade ediliyor: “Dünyanın bulduğu ve bulacağı her çeşit tekniği, teknolojiyi Türkiye’ye aktarırken”, milli kültürü korumak.
Sonuç olarak, Çakmakoğlu’nun bu konuşmasında çizdiği fikir haritasında Atatürk’ün onun zihninde nasıl bir yere sahip olduğunu görebiliyoruz:
Atatürk, çok uluslu imparatorluğun çöküş nedenini ve “milletsiz devlet olamayacağı” gerçeğini teşhis etmiştir.
Misak-ı Milli ve mübadele ile, “soğukkanlı ve zorunlu” adımlar atan bir devlet kurucusudur.
“Kıbrıs’ın güneyi” örneğindeki gibi, stratejik derinliği olan bir liderdir.
“Muasır medeniyet” hedefini ve kültürel özü koruyarak teknoloji transferi” şeklinde formüle eden bir düşünürdür.
“Kos-koca ‘Kitab-ı Nutuk’ içerisinde birkaç cümleyi alıp” işaret etmek yerine, “sözleri, eylemleri ve hedefleriyle bir bütün olarak” anlaşılması gereken bir kaynaktır.
Sabahattin Çakmakoğlu’nun “Dünde Kalan Sözler”i üzerine yaptığımız bu on bir bölümlük yolculuk, işte bu “bütün”ü anlama çabasının bir ürünüdür. Çakmakoğlu, kendi döneminde ve koşullarında, Atatürk’ün çizdiği bu çerçeve içinde, kültürden ekonomiye, eğitimden sağlığa, yerel yönetimlerden dış politikaya uzanan geniş bir alanda, “milli, realist, planlı ve insan odaklı” bir devlet anlayışının savunucusu ve uygulayıcısı olarak karşımıza çıkmıştır.
Onun sözleri, “dünde” kalmış tarihi olmaktan çıkıp, Türk devlet geleneği ve millî meseleler üzerine süregiden düşünsel bir mirasın değerli kayıtlarıdır.
•
Bu değerlendirme, merhum Çakmakoğlu’nun Mersin Valisi olarak 13 Kasım 1987’de, Atatürk Haftası vesilesiyle yaptığı konuşması esas alınarak yorumlanmıştır. Umarım, hem Çakmakoğlu gibi önemli bir şahsiyeti daha iyi anlamamıza, hem de Türkiye’nin yakın dönem düşünce ve yönetim geleneğine dair değerli bir katkı sunmuştur. Ruhu şad olsun.
•
| 1 Mart 2026 | Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXVII-| Dünde Kalan Sözler- XII- | Milliyetçiliğin Çerçevesi: Atatürk'ün Yolunda "Kültür Milliyetçiliği |
Anasayfa
Yazarlar
Hilmi Dulkadir
Yazı Detayı
Bu yazı 12 kez okundu.
KÜLTÜR YAZILARI... Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXVI-| Dünde Kalan Sözler- XI- | Bütün Bir Fikir Sisteminin Kaynağı: Çakmakoğlu’nun Gözünden Atatürk |Hilmi DULKADİR | 27 Şubat 2026
•
Bu metin, serimiz için bir sentez noktasıdır. Çakmakoğlu, burada Atatürk'ü anmakla kalmıyor; onun düşünce sistemini, kendi konuşmalarının tümünde işlediği temalar üzerinden “bir bütün olarak” yorumluyor ve adeta kendi felsefesinin kaynağını gösteriyor. İşte, bu yazı serimizi taçlandıran yeni bölüm.
•
Sabahattin Çakmakoğlu’nun on farklı konuşmasını incelediğimiz bu yazı serisi boyunca, onun "kültür, dil, eğitim, ekonomi, yerel yönetimler, sağlık ve tarih şuuru" gibi konulardaki tutarlı ve derinlikli bakış açısını gördük.
Bugün ise fikir sisteminin kaynağına ineceğiz. Çakmakoğlu'nun gözünden Atatürk’ü, 13 Kasım 1987’de, Atatürk Haftası vesilesiyle yaptığı konuşma üzerinden ele alacağız. Bu konuşma, O’nun düşünce yapısının "merkezi eksenini, kaynağını ve nihai referans noktasını" açıkça ortaya koymaktadır. Zira bu kaynak, "Atatürk ve onun bir ‘bütün’ olarak anlaşılması gereken fikir sistemidir."
Özetle, bu konuşma bize göstermektedir ki Çakmakoğlu için Atatürk, bir "kurucu" olmanın ötesinde, çözümlemeye çalıştığı milli meselelerin stratejik cevabını içinde barındıran bir "şifre" niteliğindedir
•
Çakmakoğlu, "Atatürk’ü Anlamak" ile "Atatürk’ü Anmak" arasındaki kolaycılığa bir reddiye niteliğinde, konuşmasına cesur ve eleştirel bir ayrımla başlamaktadır:
"Atatürk’ü anmak bir yerde kolay… Fakat konu Atatürk’ü anlamak, onu yaşamak, onu bütünüyle değerlendirmek olunca zordur." Ona göre, "çeşitli görüşlerin sıralandığı cümleleri seçip başa almayı Atatürkçü olmak için yeter sanmak" yaygın bir yanılgıdır.
İşte bu açılış ifadesi, onun seri boyunca yaptığı şeyin ta kendisidir:
Yüzeysel söylemlerin ve hamasi nutukların ötesine geçerek, meseleleri "bütünüyle" ve "derinlemesine" kavrama çabası. Bu, hem bir "entelektüel duruş" bildirisi, hem de Atatürk'ü basit sloganlara indirgeyen her türlü yaklaşıma karşı bir "aydın sorumluluğu" çağrısıdır.
Çakmakoğlu diyor ki, “Milletsiz Devlet Mümkün Değildir.” Bu, onun tarihî tecrübeden çıkardığı temel yasadır. Bu çerçevede Çakmakoğlu, Atatürk’ü anlamak için önce onun çözmeye çalıştığı sorunu, yani Osmanlı’nın çöküş nedenini tarihi bir perspektifle analiz ediyor.
Şöyle ki:
Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik cereyanları karşısında, “Nuh’un Gemisi”ne benzettiği çok uluslu imparatorlukların ayakta kalmasının imkânsız hale geldiğini belirtmektedir. İngiltere, Japonya, Napolyon Fransa’sı ve ABD örnekleri üzerinden, bir devletin bekasının, “ana vatan” denen sağlam bir milli çekirdeğe dayanmasına bağlı olduğunu işaret ediyor. İşte Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denilir” formülü, bu tarihsel analizden çıkan “kaçınılmaz sonuçtur. Çakmakoğlu’nun buradan çıkardığı evrensel yasa nettir:
“Milletlerin devlet olması mümkündür. Ama milletsiz devlet mümkün değildir.” Kıbrıs örneğini vererek bunu somutlaştırır. Bu tespit, onun daha önceki konuşmalarında vurguladığı “milli kimlik”, “kültür birliği” ve “dil” vurgularının teorik ve tarihsel temelini oluşturmaktadır.
Gelelim Misak-ı Milli ve Mübadele’ye:
Çakmakoğlu, Atatürk’ün bu politikalarını duygusallıktan uzak, gerçekçi siyasetin soğuk mantığıyla açıklamaktadır.
Misak-ı Milli’yi, “yemin edilmiş hudutlar” olarak tanımlar ve Lozan’da bunun kabul edildiğini belirtir. Ancak daha çarpıcı olan, “mübadele (nüfus değişimi)” politikasını savunma biçimidir. “Anadolu’da ve bugünkü Türkiye hudutları içerisinde Türk Milleti’nin hâkim unsur olması şartlarını getirmiştir” derken, bunu bir tercih değil, “yeni bir Türk devleti kurmak” için “olmazsa olmaz bir zorunluluk” olarak sunar. Bu, onun diğer konuşmalarında gördüğümüz “şuurlu devlet politikası” arayışının en sert ve en net ifadesidir.
Vatanı, “uğruna kan dökülen topraklar” olarak tanımlaması da bu topraklarda kurulacak devletin “homojen bir sosyolojik temele” oturması gerektiği fikrini pekiştirir.
Bir soru:
“Eğer Atatürk On Yıl Daha Yaşasaydı…”: Tarihî ihtimaller ve liderlik analizi ne olurdu? Çakmakoğlu’nun konuşmasının en kişisel ve spekülatif, ancak aynı zamanda liderlik analizi bakımından en derin bölümü budur.
Çakmakoğlu, Atatürk’ün erken kaybından duyduğu üzüntüyü, "Eğer Atatürk bir on yıl daha yaşasaydı…" diye başlayan bir tarihsel ihtimal sorgulamasına dönüştürmektedir. Ona göre Atatürk, "Misak-ı Milli hudutlarımız dışında kalmış" topraklar (muhtemelen Musul, Kerkük, On İki Adalar) ve "Ege sorunu" için çözüm üretebilecek kapasitedeydi. Bunun nedenini ise Atatürk'ün "sezişiyle kararları arasında anlayış farkı hiçbir zaman olmamış" olmasına, yani "vizyonerlik ile eylemcilik, strateji ile taktik arasındaki mükemmel uyuma" bağlardı.
Çakmakoğlu'nun bu analizi, onun bir kez daha ideal devlet adamı portresini çizmektedir:
"İleri görüşlü, kararlı, hızlı ve nihai hedefleri (Misak-ı Milli) asla unutmayan bir lider." Kıbrıs'la ilgili "Türkiye'nin güvenliği Kıbrıs'ın güneyinde başlar" anekdotunu aktarması, bu jeopolitik vizyonun somut bir örneğidir.
Gelelim “Muasır Medeniyet”in Gerçek Anlamına ve Teknoloji Transferi ve Kültürel Özün Korunması’na.
Çakmakoğlu, konuşmasının sonunda, Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesi” hedefini, kendi düşünce sistemiyle mükemmel bir şekilde harmanlayarak yorumlamaktadır. Bu hedefin “Batı medeniyeti seviyesi demek değil” olduğunu kesin bir dille vurgulamaktadır. Ona göre muasır medeniyet, “dünyayı ileriye götüren, teknolojide, bilimde, fende, sanatta hakiki mürşit” olan evrensel ilerlemedir. Atatürk’ün bize verdiği görev, “çağdaş olan nedir, bunu bulma gayreti”dir. Ardından, bütün bu yazılanların temel temasını tekrarlamaktadır: “Medeniyetler insanların müşterek malıdır. Ama kültürler de o milletlerin öz değeridir.”
İşte Çakmakoğlu’nun bütün konuşmalarında savunduğu formül burada açıkça ifade ediliyor: “Dünyanın bulduğu ve bulacağı her çeşit tekniği, teknolojiyi Türkiye’ye aktarırken”, milli kültürü korumak.
Sonuç olarak, Çakmakoğlu’nun bu konuşmasında çizdiği fikir haritasında Atatürk’ün onun zihninde nasıl bir yere sahip olduğunu görebiliyoruz:
Atatürk, çok uluslu imparatorluğun çöküş nedenini ve “milletsiz devlet olamayacağı” gerçeğini teşhis etmiştir.
Misak-ı Milli ve mübadele ile, “soğukkanlı ve zorunlu” adımlar atan bir devlet kurucusudur.
“Kıbrıs’ın güneyi” örneğindeki gibi, stratejik derinliği olan bir liderdir.
“Muasır medeniyet” hedefini ve kültürel özü koruyarak teknoloji transferi” şeklinde formüle eden bir düşünürdür.
“Kos-koca ‘Kitab-ı Nutuk’ içerisinde birkaç cümleyi alıp” işaret etmek yerine, “sözleri, eylemleri ve hedefleriyle bir bütün olarak” anlaşılması gereken bir kaynaktır.
Sabahattin Çakmakoğlu’nun “Dünde Kalan Sözler”i üzerine yaptığımız bu on bir bölümlük yolculuk, işte bu “bütün”ü anlama çabasının bir ürünüdür. Çakmakoğlu, kendi döneminde ve koşullarında, Atatürk’ün çizdiği bu çerçeve içinde, kültürden ekonomiye, eğitimden sağlığa, yerel yönetimlerden dış politikaya uzanan geniş bir alanda, “milli, realist, planlı ve insan odaklı” bir devlet anlayışının savunucusu ve uygulayıcısı olarak karşımıza çıkmıştır.
Onun sözleri, “dünde” kalmış tarihi olmaktan çıkıp, Türk devlet geleneği ve millî meseleler üzerine süregiden düşünsel bir mirasın değerli kayıtlarıdır.
•
Bu değerlendirme, merhum Çakmakoğlu’nun Mersin Valisi olarak 13 Kasım 1987’de, Atatürk Haftası vesilesiyle yaptığı konuşması esas alınarak yorumlanmıştır. Umarım, hem Çakmakoğlu gibi önemli bir şahsiyeti daha iyi anlamamıza, hem de Türkiye’nin yakın dönem düşünce ve yönetim geleneğine dair değerli bir katkı sunmuştur. Ruhu şad olsun.
•
| 1 Mart 2026 | Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXVII-| Dünde Kalan Sözler- XII- | Milliyetçiliğin Çerçevesi: Atatürk'ün Yolunda "Kültür Milliyetçiliği |
Ekleme
Tarihi: 27 Şubat 2026 -Cuma
KÜLTÜR YAZILARI... Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXXVI-| Dünde Kalan Sözler- XI- | Bütün Bir Fikir Sisteminin Kaynağı: Çakmakoğlu’nun Gözünden Atatürk |Hilmi DULKADİR | 27 Şubat 2026
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.