Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... GÜNE DOĞRU YAZILAR-IX | Gözne’de Bir İkindi Vakti: Gönüllere Yazılan Berat| 10 Aralık 2025 | Bölüm: IV | Hilmi DULKADİR

*        Gözne’nin tepesindeki evde, güneşin kuşluk vaktine kadar saklanıp, akşama kadar sımsıkı sarıldığı bir ikindi vakti.        Uzun soluklu sohbetimiz, Nuri Hoca'nın oğlu Seyit Gür, oğlu Aslan ve yol arkadaşım İrfan Tümer’le, bu kadim yerleşimin yüksek bakışlı sessizliğinde sona yaklaşıyor. Biz burada kelimeleri toplarken, gelecek buluşmada sizi Gözne'nın taş sokaklarında, denize nazır yemyeşil vadilerinde bir gezintiye çıkaracağımıza söz veriyoruz. Şimdi ise, son hatıraların ılık sesine kulak verelim.        Seyit Gür’ün sesi, odada bir asırlık bilgeliğin yankısı gibi çınladı: “Beratlı camiden başka yerde namaz kılınmazdı o devirde. Öyle her önüne gelenin imamlık yapması söz konusu bile değildi. Sınap’taki Örtülü Cami de Boztepe Camisi de böyleydi.”        İrfan Tümer, sözü tarihin sayfalarından gelen bir belge gibi tamamladı:         “Bu çevrede hutbe okunacak, yani ‘beratlı’ tek cami, Gözne’deki Çınarlı Camii’ydi. Nuri Hoca’nın da ısrarla üzerinde durduğu gibi, beratı olmayan bir imamla ne cuma ne de bayram namazı kılınırdı.”        Bu söz, aslında Osmanlı’nın kadim bir geleneğine işaret ediyordu. Hutbeli camiler, padişah beratıyla atanmış imamların görev yaptığı, adeta birer devlet dairesi hüviyetindeydi. Beratsız imamlar ise ancak belirli vakit namazlarını kıldırabilirlerdi. Nuri Hoca’nın titizliği, işte bu derin teamül ve onun getirdiği manevi mesuliyetten geliyordu.        Tam o sırada, Aslan’ın gözlerinde, çocukluktan kalma safi bir hayranlık yeniden alevlendi: “Dedemi dinlemeye solcular da gelirdi, en sert devrimciler bile. Onun anlattığı din, başkaydı. Öyle kibar, öyle nazik, öyle pırıl pırıl aydınlık bir anlatış… Ben bu yaşıma geldim, bir daha öylesini görmedim.” Sonra, sesi hafifçe buruklaştı: “Belki de kıymeti tam bilinemedi.”        “Öyle insanlar vardır,” diye araya girdim ben, Hilmi, “tam ihtiyaç anında ortaya çıkarlar, bir ışık gibi.”        Seyit Gür, bilgece bir tebessümle başını salladı: “Doğru. İhtiyaç çeker onları. O, buraya, bu insanlara lazımdı.”        Ardından, eski günlerin toplumsal dokusundan bir kesit sundu: “O vakitler, bu yaylalarda haram helal bilinmezdi neredeyse. Kardeşinin hanımına varıp ‘Bu bana helaldir’ diyen bir anlayış vardı.”        “İşte Nuri Hoca,” diye açıkladım, “kendini buraya, bu insanları doğruyu öğretmeye adamıştı.        Seyit Gür, öyle ki, onun terbiyesinden geçen çocuklar, yeni gelen öğretmenlerden sözlü sınav bile olmadan tam not alırlardı.”        “Peki, Hoca’nın kendine ait ders verdiği, sohbet ettiği sabit bir yeri var mıydı?” diye sordum. Seyit Gür’ün cevabı, onun misyonunun özü gibiydi: “Yoktu öyle bir yeri. Mekânı camilerdi. Ama asıl irfan, kahve köşelerinde, halkın arasında yeşerirdi.”        Aslan, hemen bir örnek verdi: “Mesela Çandır Köyü’ne giderdi. O zamanlar yabanî sayılan bir köydü. Kahvesinde oturur, sabırla anlatırdı.”        Seyit Gür onayladı: “Evet, Çandır’ı babam ıslah etti.”        İrfan Tümer, Hoca’nın ayak izlerini zihnimizde bir haritaya dönüştürdü: “Aslan Köyü’nden Namrun’a, Boztepe’den Taşpınar’a… Bütün bu bölge onun nefesinin ulaştığı diyardı.”        Ve sonra, o meşhur hikâye geldi. Seyit Gür anlatırken, sesinde tatlı bir gurur vardı: “Sadiyeliler, ‘Cin Köyü’nün alimi ile Nuri Hoca’yı bir karşılaştıralım’ diye müftülüğe başvurmuş. İlmi bir sohbetten sonra, Cin Köyü’nün imamı kalktı, babamın elini öptü. ‘Sizin bulunduğunuz bu mecliste ben konuşamam,’ dedi.”        Seyit Gür, o unutulmaz, kalpten gelen “Keh! Keh! Keh!” kahkahasını atarken, Aslan da tamamladı: “Sadiye de onu çok severdi. Orayı da yumuşaklıkla yola getirdi.”        Sohbet biterken, Seyit Gür belki de en manidar ayrıntıyı paylaştı: Nuri Hoca’nın, Konya’ya gitmek üzere yola çıkan iki arkadaşı varken, nasıl burada kaldığını. “Onu alıkoyan, dedesi Hacı Simsar’dı. ‘Seni burada evlendireceğim, kök salacaksın’ dedi. Ve öyle de oldu.”        Gözne’nin tepesindeki evde hava giderek kararmış, güneş nihayet vedalaşmıştı. Nuri Hoca’nın hikayesi, bir padişah beratından çok daha kalıcı bir şeyin, gönüllerin beratının nasıl kazanıldığını anlatıyordu bize. Mekânı yoktu, ama bütün bir coğrafyayı mekân edinmiş; esasen namaz kıldırmamış, hayatları kıldırmıştı.        Bir sonraki yazıda, onun nefesinin dolaştığı o sokaklarda, bu kadim yerleşimi adım adım keşfetmek üzere…
Ekleme Tarihi: 10 Aralık 2025 -Çarşamba

KÜLTÜR YAZILARI... GÜNE DOĞRU YAZILAR-IX | Gözne’de Bir İkindi Vakti: Gönüllere Yazılan Berat| 10 Aralık 2025 | Bölüm: IV | Hilmi DULKADİR

*
       Gözne’nin tepesindeki evde, güneşin kuşluk vaktine kadar saklanıp, akşama kadar sımsıkı sarıldığı bir ikindi vakti.
       Uzun soluklu sohbetimiz, Nuri Hoca'nın oğlu Seyit Gür, oğlu Aslan ve yol arkadaşım İrfan Tümer’le, bu kadim yerleşimin yüksek bakışlı sessizliğinde sona yaklaşıyor. Biz burada kelimeleri toplarken, gelecek buluşmada sizi Gözne'nın taş sokaklarında, denize nazır yemyeşil vadilerinde bir gezintiye çıkaracağımıza söz veriyoruz. Şimdi ise, son hatıraların ılık sesine kulak verelim.
       Seyit Gür’ün sesi, odada bir asırlık bilgeliğin yankısı gibi çınladı: “Beratlı camiden başka yerde namaz kılınmazdı o devirde. Öyle her önüne gelenin imamlık yapması söz konusu bile değildi. Sınap’taki Örtülü Cami de Boztepe Camisi de böyleydi.”
       İrfan Tümer, sözü tarihin sayfalarından gelen bir belge gibi tamamladı: 
       “Bu çevrede hutbe okunacak, yani ‘beratlı’ tek cami, Gözne’deki Çınarlı Camii’ydi. Nuri Hoca’nın da ısrarla üzerinde durduğu gibi, beratı olmayan bir imamla ne cuma ne de bayram namazı kılınırdı.”
       Bu söz, aslında Osmanlı’nın kadim bir geleneğine işaret ediyordu. Hutbeli camiler, padişah beratıyla atanmış imamların görev yaptığı, adeta birer devlet dairesi hüviyetindeydi. Beratsız imamlar ise ancak belirli vakit namazlarını kıldırabilirlerdi. Nuri Hoca’nın titizliği, işte bu derin teamül ve onun getirdiği manevi mesuliyetten geliyordu.
       Tam o sırada, Aslan’ın gözlerinde, çocukluktan kalma safi bir hayranlık yeniden alevlendi: “Dedemi dinlemeye solcular da gelirdi, en sert devrimciler bile. Onun anlattığı din, başkaydı. Öyle kibar, öyle nazik, öyle pırıl pırıl aydınlık bir anlatış… Ben bu yaşıma geldim, bir daha öylesini görmedim.” Sonra, sesi hafifçe buruklaştı: “Belki de kıymeti tam bilinemedi.”
       “Öyle insanlar vardır,” diye araya girdim ben, Hilmi, “tam ihtiyaç anında ortaya çıkarlar, bir ışık gibi.”
       Seyit Gür, bilgece bir tebessümle başını salladı: “Doğru. İhtiyaç çeker onları. O, buraya, bu insanlara lazımdı.”
       Ardından, eski günlerin toplumsal dokusundan bir kesit sundu: “O vakitler, bu yaylalarda haram helal bilinmezdi neredeyse. Kardeşinin hanımına varıp ‘Bu bana helaldir’ diyen bir anlayış vardı.”
       “İşte Nuri Hoca,” diye açıkladım, “kendini buraya, bu insanları doğruyu öğretmeye adamıştı.
       Seyit Gür, öyle ki, onun terbiyesinden geçen çocuklar, yeni gelen öğretmenlerden sözlü sınav bile olmadan tam not alırlardı.”
       “Peki, Hoca’nın kendine ait ders verdiği, sohbet ettiği sabit bir yeri var mıydı?” diye sordum. Seyit Gür’ün cevabı, onun misyonunun özü gibiydi: “Yoktu öyle bir yeri. Mekânı camilerdi. Ama asıl irfan, kahve köşelerinde, halkın arasında yeşerirdi.”
       Aslan, hemen bir örnek verdi: “Mesela Çandır Köyü’ne giderdi. O zamanlar yabanî sayılan bir köydü. Kahvesinde oturur, sabırla anlatırdı.”
       Seyit Gür onayladı: “Evet, Çandır’ı babam ıslah etti.”
       İrfan Tümer, Hoca’nın ayak izlerini zihnimizde bir haritaya dönüştürdü: “Aslan Köyü’nden Namrun’a, Boztepe’den Taşpınar’a… Bütün bu bölge onun nefesinin ulaştığı diyardı.”
       Ve sonra, o meşhur hikâye geldi. Seyit Gür anlatırken, sesinde tatlı bir gurur vardı: “Sadiyeliler, ‘Cin Köyü’nün alimi ile Nuri Hoca’yı bir karşılaştıralım’ diye müftülüğe başvurmuş. İlmi bir sohbetten sonra, Cin Köyü’nün imamı kalktı, babamın elini öptü. ‘Sizin bulunduğunuz bu mecliste ben konuşamam,’ dedi.”
       Seyit Gür, o unutulmaz, kalpten gelen “Keh! Keh! Keh!” kahkahasını atarken, Aslan da tamamladı: “Sadiye de onu çok severdi. Orayı da yumuşaklıkla yola getirdi.”
       Sohbet biterken, Seyit Gür belki de en manidar ayrıntıyı paylaştı: Nuri Hoca’nın, Konya’ya gitmek üzere yola çıkan iki arkadaşı varken, nasıl burada kaldığını. “Onu alıkoyan, dedesi Hacı Simsar’dı. ‘Seni burada evlendireceğim, kök salacaksın’ dedi. Ve öyle de oldu.”
       Gözne’nin tepesindeki evde hava giderek kararmış, güneş nihayet vedalaşmıştı. Nuri Hoca’nın hikayesi, bir padişah beratından çok daha kalıcı bir şeyin, gönüllerin beratının nasıl kazanıldığını anlatıyordu bize. Mekânı yoktu, ama bütün bir coğrafyayı mekân edinmiş; esasen namaz kıldırmamış, hayatları kıldırmıştı.
       Bir sonraki yazıda, onun nefesinin dolaştığı o sokaklarda, bu kadim yerleşimi adım adım keşfetmek üzere…
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.