Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... GÜNE DOĞRU YAZILAR-VII | 19.11.2025 | Hilmi DULKADİR | Bölüm: II

•        Toroslar’ın Cocakdere mevkiinde çadırlarda konaklayan Kadınlı Oymağı için o gün adeta bir dönüm noktasıydı. Nuri Hoca’nın yükselen ilk salâ sesi, dağlarda yankılanan bir seda ve obanın uzun süredir kendi içinde taşımakta olduğu arayışı harekete geçiren güçlü bir çağrıydı.         Bu ses, oymağın (aşiretin) kolektif ruhunu derinden titreterek uyandırmış; kimi zaman belirsizlik içinde seyreden inanç çizgilerinin yeniden şekillenmesine vesile olmuştu.  O gün orda kılınan cenaze namazı, toprağa verilen bir beden olmaktan öte adeta ruhu uyuyakalmış Kadınlı Oymağı’nın da yeniden dirilişi için kılınmıştı.        Namazı kıldıran yabancı artık "bizim Hoca" oluvermişti. Bu, bir kabulden öte, yörede kök salmanın ilk ve en nazik filiziydi.        Zamanla, onun bilgisi obayı bir ışıldak gibi aydınlattı, sözü, toprağa düşen bereketli bir yağmura dönüştü. Bu etki karşısında, başlangıçtaki tüm temkinli bakışlar eridi. O, harfleri ve ayetleri öğreten bir hoca olmakla kalmadı, hayatın kendisinin de bir öğretmeni oldu. Böylece 0, derme çatma gölgeliklerin altında, çocukların masum zihinlerine elifbayı işlerken, bir yandan da kavgalı aşiretlerin yaralı gururlarını saran bir şifacı oldu. Onun dilinde helal ve haram, soyut kavramlar değil; alın teriyle kazanılan bir ekmeğin somut lezzeti, bir yetimin başını okşayan elin hissedilir sıcaklığıydı.        Her sabah, tozlu bir avluda etrafına halka olmuş çocuklara ders verişi, çocukların hoşlandığı bir oyun gibiydi.         Elifbanın sadeliğinden Kur'an'ın enginliğine uzanan bir yolculuktu bu. Ardından, o ayetlerin anlamını, gündelik hayatın dokusundan örneklerle işlerdi. Onun dersleri, doğrudan yaşamın ta içinden, toprağın, emeğin ve insan ilişkilerinin hamurundan yoğrulmuştu. Seyit Gür, bu anı anlatırken bulunduğumuz odanın içindeki hava, saygı ve hüznün ağırlığıyla doldu. Sesinde, bir evladın derin hürmeti titreşiyordu:        "Babamın ilmi, insanı tanımak üzerine kuruluydu. O, kelimelerin arkasındaki yüreği, suskunlukların içindeki feryadı okurdu. Bir kavga varsa, onun kökündeki kırgınlığı bulur, bir yetim varsa, onun yalnızlığına bir baba şefkatiyle dokunurdu. Onun yanında; onun yüzüne bakabilmek, bir sessizlik dahi, çok kıymetliydi."        Fakat ülkenin üzerindeki I. Cihan Savaşı bulutları dağılmamıştı. Sefillerin gölgesi, en ücra köylere kadar uzanıyordu. Devletin seferberlik çağrıları, Nuri Hoca'nın etrafında yavaş yavaş ördüğü bu huzur ağını tehdit eder oldu. İlim adamı kimliği, resmi kayıtlarda "kaçak" ya da "şüpheli"ye dönüşme riski taşıyordu.        Seyit Gür, biz konuklarına bu karanlık günleri anlatırken, sesi bir kamış gibi titredi, gözleri buğulandı:        "Babamın tek silahı, mürekkeple yazılan kalemiydi. Tek zırhı, sarsılmaz inancı... Ama o karanlık zamanlar, kimin kime, ne için dumduma dediği günlerdi... İlmin kıymetinin bilinmediği, kaba kuvvetin konuştuğu bir zamanda, o, Kelam-ı Kadim'den bir harf bile taviz vermedi. Direndi."        Yıllar, bir nehrin sabırlı akışı gibi geçti.         Nuri Hoca'nın etrafında, bir cemaat değil, yepyeni bir “toplum bilinci” filizlendi. Onun öğretileri, namaz ve oruç ibadetlerini aşarak, adaletin, merhametin ve bilgeliğin hayatın her anına sinmesini sağladı. Kadınlı Oymağı, "biz kimiz?" sorusunun cevabını artık kan bağında değil, paylaşılan inanç ve ahlakta buluyordu.        Seyit Gür'ün oğlu Aslan, babasının yanağından süzülen o tek, sessiz damlayı usulca silerken, fısıldar gibi ekledi:        "Dedem, bir aşiretin kaderini değiştirdi. Ama bunu kılıçla, korkuyla değil; bir kelimeyle, bir sevgiyle yaptı."        O an, odayı derin, kutsal bir sükût kapladı. Rüzgârın, pencerenin perdesini hafifçe okşayışından başka ses yoktu. Bu sessizlik, bir hikâyenin bitişinin değil, bir mirasın, toprağın en derin katmanlarına kök saldığının tanıklığıydı. Çünkü Nuri Hoca'nın hikayesi, bir insanın değil, bir ruhun kolektif bir bedende yeniden doğuşunun destanıydı.        Bizler ise, Gözne'nin o mütevazı odasında, Mersin'in kültürel ve manevi hafızasına kazınmış bir dönüşümü dinlemiştik. Ve o an anladık ki, bu hikâye asla bitmeyecekti; çünkü Nuri Hoca'nın elleriyle ektiği o tohumlar, şimdi bu topraklarda, her bir yürekte, her bir iyilikte ve her bir doğru sözde, yeniden ve yeniden yeşeriyor… • Özel Not: Bu serinin oluşmasında bana yol arkadaşlığı yapan, yer yer engin bilgisiyle katkı sunan Sn. İrfan Tümer’e; halen yaşamını Gözne’de sürdüren Sn. Seyit Gür ve oğlu Sn. Aslan Gür’e verdikleri bilgi ve sıcak ilgileri için ayrıca teşekkür ederim. • 26.11.2024’teki III. Bölüm; yolculuğumuzun bu etabında, obanın yerleşik olduğu Çocakdere'yi ve hikâyeyi anlatmaya devam edeceğiz.
Ekleme Tarihi: 19 Kasım 2025 -Çarşamba

KÜLTÜR YAZILARI... GÜNE DOĞRU YAZILAR-VII | 19.11.2025 | Hilmi DULKADİR | Bölüm: II


       Toroslar’ın Cocakdere mevkiinde çadırlarda konaklayan Kadınlı Oymağı için o gün adeta bir dönüm noktasıydı. Nuri Hoca’nın yükselen ilk salâ sesi, dağlarda yankılanan bir seda ve obanın uzun süredir kendi içinde taşımakta olduğu arayışı harekete geçiren güçlü bir çağrıydı. 
       Bu ses, oymağın (aşiretin) kolektif ruhunu derinden titreterek uyandırmış; kimi zaman belirsizlik içinde seyreden inanç çizgilerinin yeniden şekillenmesine vesile olmuştu. 
O gün orda kılınan cenaze namazı, toprağa verilen bir beden olmaktan öte adeta ruhu uyuyakalmış Kadınlı Oymağı’nın da yeniden dirilişi için kılınmıştı.
       Namazı kıldıran yabancı artık "bizim Hoca" oluvermişti. Bu, bir kabulden öte, yörede kök salmanın ilk ve en nazik filiziydi.
       Zamanla, onun bilgisi obayı bir ışıldak gibi aydınlattı, sözü, toprağa düşen bereketli bir yağmura dönüştü. Bu etki karşısında, başlangıçtaki tüm temkinli bakışlar eridi. O, harfleri ve ayetleri öğreten bir hoca olmakla kalmadı, hayatın kendisinin de bir öğretmeni oldu. Böylece 0, derme çatma gölgeliklerin altında, çocukların masum zihinlerine elifbayı işlerken, bir yandan da kavgalı aşiretlerin yaralı gururlarını saran bir şifacı oldu. Onun dilinde helal ve haram, soyut kavramlar değil; alın teriyle kazanılan bir ekmeğin somut lezzeti, bir yetimin başını okşayan elin hissedilir sıcaklığıydı.
       Her sabah, tozlu bir avluda etrafına halka olmuş çocuklara ders verişi, çocukların hoşlandığı bir oyun gibiydi. 
       Elifbanın sadeliğinden Kur'an'ın enginliğine uzanan bir yolculuktu bu. Ardından, o ayetlerin anlamını, gündelik hayatın dokusundan örneklerle işlerdi. Onun dersleri, doğrudan yaşamın ta içinden, toprağın, emeğin ve insan ilişkilerinin hamurundan yoğrulmuştu.
Seyit Gür, bu anı anlatırken bulunduğumuz odanın içindeki hava, saygı ve hüznün ağırlığıyla doldu. Sesinde, bir evladın derin hürmeti titreşiyordu:
       "Babamın ilmi, insanı tanımak üzerine kuruluydu. O, kelimelerin arkasındaki yüreği, suskunlukların içindeki feryadı okurdu. Bir kavga varsa, onun kökündeki kırgınlığı bulur, bir yetim varsa, onun yalnızlığına bir baba şefkatiyle dokunurdu. Onun yanında; onun yüzüne bakabilmek, bir sessizlik dahi, çok kıymetliydi."
       Fakat ülkenin üzerindeki I. Cihan Savaşı bulutları dağılmamıştı. Sefillerin gölgesi, en ücra köylere kadar uzanıyordu. Devletin seferberlik çağrıları, Nuri Hoca'nın etrafında yavaş yavaş ördüğü bu huzur ağını tehdit eder oldu. İlim adamı kimliği, resmi kayıtlarda "kaçak" ya da "şüpheli"ye dönüşme riski taşıyordu.
       Seyit Gür, biz konuklarına bu karanlık günleri anlatırken, sesi bir kamış gibi titredi, gözleri buğulandı:
       "Babamın tek silahı, mürekkeple yazılan kalemiydi. Tek zırhı, sarsılmaz inancı... Ama o karanlık zamanlar, kimin kime, ne için dumduma dediği günlerdi... İlmin kıymetinin bilinmediği, kaba kuvvetin konuştuğu bir zamanda, o, Kelam-ı Kadim'den bir harf bile taviz vermedi. Direndi."
       Yıllar, bir nehrin sabırlı akışı gibi geçti. 
       Nuri Hoca'nın etrafında, bir cemaat değil, yepyeni bir “toplum bilinci” filizlendi. Onun öğretileri, namaz ve oruç ibadetlerini aşarak, adaletin, merhametin ve bilgeliğin hayatın her anına sinmesini sağladı. Kadınlı Oymağı, "biz kimiz?" sorusunun cevabını artık kan bağında değil, paylaşılan inanç ve ahlakta buluyordu.
       Seyit Gür'ün oğlu Aslan, babasının yanağından süzülen o tek, sessiz damlayı usulca silerken, fısıldar gibi ekledi:
       "Dedem, bir aşiretin kaderini değiştirdi. Ama bunu kılıçla, korkuyla değil; bir kelimeyle, bir sevgiyle yaptı."
       O an, odayı derin, kutsal bir sükût kapladı. Rüzgârın, pencerenin perdesini hafifçe okşayışından başka ses yoktu. Bu sessizlik, bir hikâyenin bitişinin değil, bir mirasın, toprağın en derin katmanlarına kök saldığının tanıklığıydı. Çünkü Nuri Hoca'nın hikayesi, bir insanın değil, bir ruhun kolektif bir bedende yeniden doğuşunun destanıydı.
       Bizler ise, Gözne'nin o mütevazı odasında, Mersin'in kültürel ve manevi hafızasına kazınmış bir dönüşümü dinlemiştik. Ve o an anladık ki, bu hikâye asla bitmeyecekti; çünkü Nuri Hoca'nın elleriyle ektiği o tohumlar, şimdi bu topraklarda, her bir yürekte, her bir iyilikte ve her bir doğru sözde, yeniden ve yeniden yeşeriyor…

Özel Not: Bu serinin oluşmasında bana yol arkadaşlığı yapan, yer yer engin bilgisiyle katkı sunan Sn. İrfan Tümer’e; halen yaşamını Gözne’de sürdüren Sn. Seyit Gür ve oğlu Sn. Aslan Gür’e verdikleri bilgi ve sıcak ilgileri için ayrıca teşekkür ederim.

26.11.2024’teki III. Bölüm; yolculuğumuzun bu etabında, obanın yerleşik olduğu Çocakdere'yi ve hikâyeyi anlatmaya devam edeceğiz.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.