Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... GÜNE DOĞRU YAZILAR- XI | | Ormanpınar’dan Bir Vefa ve Sevgi Öyküsü | 31 Aralık 2025 | |Hilmi DULKADİR

•       İki gün önceydi. Tesadüfen, yarım asır önce ilk öğretmenlik görevimi yaptığım Elâzığ’ın Palu ilçesine bağlı Ormanpınar (Amaran) köyünün web sayfasında, 29 Aralık 2025 tarihli bir paylaşım gördüm.        “Eskilerden bakalım, kimler tanıyacak?” başlığı altında, 1976 yılının unutulmaz güneşli günlerinden kalma altı adet fotoğraf sıralanmıştı. Fotoğraflarda bugün aramızda olmayan yedi ihtiyar ve benim –o günlerin taze öğretmeninin– de bulunduğu birkaç genç ve öğrencilerim de vardı.        Onları görünce, yüreğime zamanın derinliklerinden süzülüp gelen sıcacık bir ışık hüzmesi düştü. Yarım asır sonra hatırlanmak, bir öğretmen için tarifsiz, derin bir duyguydu bu.       Ormanpınarlılar, “bu vefanız, bu sıcak yâd edişiniz için, köyün küçüğünden büyüğüne ve sevgili öğrencilerime, en derin sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.” •       Bu duygu seli içinde, siz güzel insanlara olan sevgimi sunarken, bu misafirperverliğin ve vefanın köklerini, sizin şahsınızda rahmetli “Dad Muhtar” Mustafa Yıldız ve onun bugün için cansız yoldaşı, o müstesna eşinde de görenlerdenim.       Onlarla olan küçük bir anımı paylaşarak, bu davranışınızı taçlandırmak istiyorum.       Dad Muhtar; takkesi, şalvarı, kuşağıyla vakur bir dağ gibiydi. Her sabah köylüleri yolcu eder, akşam minibüsü bekler, köye gelen her yabancıyı misafir ederdi. Köyde, onun evinde misafirsiz geçen bir gün yoktu. Ben de o evin neredeyse bir ferdi gibiydim. Öyle ki, uzun süreler boyunca onların misafiri olur, Daye’nin (Anne) o eşsiz yemeklerinden yer, o mütevazı odalardan birinde yatar, ertesi sabah okula öyle giderdim.       Evlerinde kalmak, bir misafirlikten öte, sıcak bir aile yuvasına dahil olmak gibiydi. Bir gün muhtara, “Bugün lojmanda kalacağım, yemeğimi kendim pişireceğim,” dediğimde, gönlü razı olmasa da “Peki,” demişti.       Akşam olup da lojmanımın kapısı hızla vurulduğunda ise şaşırmamıştım. Açtım, karşımdaki muhtardı.       “Hayrola?” dedim.       “Bugün benim misafirim yok. Allah için gel, benim misafirim ol!” demez mi?..       “Dün konuşmuştuk,” desem de onu kıramadım. İşte bu, başlı başına muhtarın değil, o evin tamamının ruhuydu.       Ve o evde, beli bükük, gözleri dışında yüzünü hiçbir zaman görmediğim, ona “Daye” (Anne) diye seslendiğimde dahi karşılık alamadığım bir melek yaşıyordu. O’nu size anlatmalıyım: •       Muhtarın ilk eşi vefat ettiğinde, geride üç erkek, iki kız evlat kalmıştı. Tarhana Köyü’nden, “Molla” bir ailenin kızı olan bu asil, beli bükük, yaşlı kadın, yetimlere annelik etmekle kalmadı. Sonra, muhtarın Kambertepe köyünde doğum sırasında vefat eden kızından geriye kalan “üç yetim çocuğu” da alıp evine getirdi. Onları da öz evlatları gibi bağrına bastı. Kan bağı olmayan, bir acının arkasında bıraktığı minik yüreklere, kendi yüreğini yuva yaptı.       Ama hayat, imtihanını vermeye devam etti. Muhtarın oğlu Emin vefat ettiğinde, onun çocukları da bu anneye sığındı.       Ardından diğer oğlu Efendi’nin hanımı vefat edince, o çocuklar da annenin şefkatli kollarına emanet edildi.       Ve işte en yüreği burkan detay: Kendisi hiç çocuk sahibi olamamıştı!...       Onca çocuk, onca yük, onca misafir… O, ağzında Allah kelamı eksik olmayan, beli bükülmüş, yüzü kapalı bir “yeryüzü meleği” idi. Gözleri, örtünün arkasından, tüm dünyaya sevgiyle bakardı. Üvey anne denilen kavram, onun şahsında kutsal bir emeğe, sınırsız bir fedakârlığa dönüşmüştü. Eşinin misafirperverliğini ayakta tutan, evi bir sevgi sığınağına çeviren gerçek güç oydu…       Daye, eşin de sen de nur içinde yatın, aziz insanlar… •••  Bu satırları paylaşmadan önce Dad Muhtar'ın yeğeni, aynı köyden öğretmen Cuma Şen'e gönderdim. Aldığım cevap, bu hatıranın ne denli haklı ve yaşanmış olduğunun bir belgesi, yürekten bir yankısı oldu, izninizle paylaşıyorum: “Sevgili Hocam yazını okudum, o yılları hatırlayınca gözyaşlarım kurumuştu fakat akmaya başladı. Vefa ağır bir yüktür, herkes taşıyamaz. Siz vefalı çıktınız. O çileli günleri ben de edebiyat kitaplarında okumadım, yaşayarak geldim. Köyün ilk ortaokula gideni bendim. Okula giderken köyün yaşlı erkekleri ve kadınları beni köyün dışına kadar yolcu ederlerdi. Hem ellerini öper hem de ağlardım. İşte gözyaşlarım o zaman kurumuştu. Ormanpınar köyünde sizden sonra 4 yıl ben de çalıştım. Gerçekten saygı ve sevgiye layık insanlardı. Kendi köyüm olduğu halde bir sorun yaşamadım. Sizin anlattığınız muhtar benim amcamdı. Arıcak bölgesinde onu tanımayan yoktu. Çünkü herkes muhakkak onun misafiri olmuştu. Bir özelliği ve güzelliği vardı, misafiri artınca hep gülerdi. Her başarılı erkeğin arkasında bir hanım vardır onun hanımı da öyleydi. Sağ kalanlara saygı ve sevgilerimi sunar, vefat edenlere Cenab-ı Allah rahmet etsin derim. Amin”- Cuma Şen
Ekleme Tarihi: 31 Aralık 2025 -Çarşamba

KÜLTÜR YAZILARI... GÜNE DOĞRU YAZILAR- XI | | Ormanpınar’dan Bir Vefa ve Sevgi Öyküsü | 31 Aralık 2025 | |Hilmi DULKADİR

      İki gün önceydi. Tesadüfen, yarım asır önce ilk öğretmenlik görevimi yaptığım Elâzığ’ın Palu ilçesine bağlı Ormanpınar (Amaran) köyünün web sayfasında, 29 Aralık 2025 tarihli bir paylaşım gördüm.
       “Eskilerden bakalım, kimler tanıyacak?” başlığı altında, 1976 yılının unutulmaz güneşli günlerinden kalma altı adet fotoğraf sıralanmıştı. Fotoğraflarda bugün aramızda olmayan yedi ihtiyar ve benim –o günlerin taze öğretmeninin– de bulunduğu birkaç genç ve öğrencilerim de vardı.
       Onları görünce, yüreğime zamanın derinliklerinden süzülüp gelen sıcacık bir ışık hüzmesi düştü. Yarım asır sonra hatırlanmak, bir öğretmen için tarifsiz, derin bir duyguydu bu.
      Ormanpınarlılar, “bu vefanız, bu sıcak yâd edişiniz için, köyün küçüğünden büyüğüne ve sevgili öğrencilerime, en derin sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.”
      Bu duygu seli içinde, siz güzel insanlara olan sevgimi sunarken, bu misafirperverliğin ve vefanın köklerini, sizin şahsınızda rahmetli “Dad Muhtar” Mustafa Yıldız ve onun bugün için cansız yoldaşı, o müstesna eşinde de görenlerdenim.
      Onlarla olan küçük bir anımı paylaşarak, bu davranışınızı taçlandırmak istiyorum.
      Dad Muhtar; takkesi, şalvarı, kuşağıyla vakur bir dağ gibiydi. Her sabah köylüleri yolcu eder, akşam minibüsü bekler, köye gelen her yabancıyı misafir ederdi. Köyde, onun evinde misafirsiz geçen bir gün yoktu. Ben de o evin neredeyse bir ferdi gibiydim. Öyle ki, uzun süreler boyunca onların misafiri olur, Daye’nin (Anne) o eşsiz yemeklerinden yer, o mütevazı odalardan birinde yatar, ertesi sabah okula öyle giderdim.
      Evlerinde kalmak, bir misafirlikten öte, sıcak bir aile yuvasına dahil olmak gibiydi. Bir gün muhtara, “Bugün lojmanda kalacağım, yemeğimi kendim pişireceğim,” dediğimde, gönlü razı olmasa da “Peki,” demişti.
      Akşam olup da lojmanımın kapısı hızla vurulduğunda ise şaşırmamıştım. Açtım, karşımdaki muhtardı.
      “Hayrola?” dedim.
      “Bugün benim misafirim yok. Allah için gel, benim misafirim ol!” demez mi?..
      “Dün konuşmuştuk,” desem de onu kıramadım. İşte bu, başlı başına muhtarın değil, o evin tamamının ruhuydu.
      Ve o evde, beli bükük, gözleri dışında yüzünü hiçbir zaman görmediğim, ona “Daye” (Anne) diye seslendiğimde dahi karşılık alamadığım bir melek yaşıyordu. O’nu size anlatmalıyım:
      Muhtarın ilk eşi vefat ettiğinde, geride üç erkek, iki kız evlat kalmıştı. Tarhana Köyü’nden, “Molla” bir ailenin kızı olan bu asil, beli bükük, yaşlı kadın, yetimlere annelik etmekle kalmadı. Sonra, muhtarın Kambertepe köyünde doğum sırasında vefat eden kızından geriye kalan “üç yetim çocuğu” da alıp evine getirdi. Onları da öz evlatları gibi bağrına bastı. Kan bağı olmayan, bir acının arkasında bıraktığı minik yüreklere, kendi yüreğini yuva yaptı.
      Ama hayat, imtihanını vermeye devam etti. Muhtarın oğlu Emin vefat ettiğinde, onun çocukları da bu anneye sığındı.
      Ardından diğer oğlu Efendi’nin hanımı vefat edince, o çocuklar da annenin şefkatli kollarına emanet edildi.
      Ve işte en yüreği burkan detay: Kendisi hiç çocuk sahibi olamamıştı!...
      Onca çocuk, onca yük, onca misafir… O, ağzında Allah kelamı eksik olmayan, beli bükülmüş, yüzü kapalı bir “yeryüzü meleği” idi. Gözleri, örtünün arkasından, tüm dünyaya sevgiyle bakardı. Üvey anne denilen kavram, onun şahsında kutsal bir emeğe, sınırsız bir fedakârlığa dönüşmüştü. Eşinin misafirperverliğini ayakta tutan, evi bir sevgi sığınağına çeviren gerçek güç oydu…
      Daye, eşin de sen de nur içinde yatın, aziz insanlar…
•••
 Bu satırları paylaşmadan önce Dad Muhtar'ın yeğeni, aynı köyden öğretmen Cuma Şen'e gönderdim. Aldığım cevap, bu hatıranın ne denli haklı ve yaşanmış olduğunun bir belgesi, yürekten bir yankısı oldu, izninizle paylaşıyorum:
“Sevgili Hocam yazını okudum, o yılları hatırlayınca gözyaşlarım kurumuştu fakat akmaya başladı. Vefa ağır bir yüktür, herkes taşıyamaz. Siz vefalı çıktınız. O çileli günleri ben de edebiyat kitaplarında okumadım, yaşayarak geldim. Köyün ilk ortaokula gideni bendim. Okula giderken köyün yaşlı erkekleri ve kadınları beni köyün dışına kadar yolcu ederlerdi. Hem ellerini öper hem de ağlardım. İşte gözyaşlarım o zaman kurumuştu. Ormanpınar köyünde sizden sonra 4 yıl ben de çalıştım. Gerçekten saygı ve sevgiye layık insanlardı. Kendi köyüm olduğu halde bir sorun yaşamadım. Sizin anlattığınız muhtar benim amcamdı. Arıcak bölgesinde onu tanımayan yoktu. Çünkü herkes muhakkak onun misafiri olmuştu. Bir özelliği ve güzelliği vardı, misafiri artınca hep gülerdi. Her başarılı erkeğin arkasında bir hanım vardır onun hanımı da öyleydi. Sağ kalanlara saygı ve sevgilerimi sunar, vefat edenlere Cenab-ı Allah rahmet etsin derim. Amin”- Cuma Şen
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.