Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... Kapağı Açılan Kitap-XXX | Silifke’de Düğün Geleneği-Düğün ve Seyirlik Oyunları -I-| Yazar: Mustafa İnceoğlu | Tür: Halkbilim | Ss.176 | Tanıtım: Hilmi Dulkadir | 7 Mart 2026

• Bu inceleme, halkbilim alanında yüksek lisans yapmış biri olarak kendi akademik birikimim ışığında kaleme aldığım bir okuma ve değerlendirme çalışmasıdır. •       Giriş: Bu Çalışmanın Anatomisi ve Halkbilimin Işığı       Elinizdeki bu metin (İnceoğlu, 2015), kapağı açılan kitap serimizin özel bir durağıdır. Mustafa İnceoğlu'nun "Silifke'de Düğün Geleneği / Düğün ve Seyirlik Oyunlar" adlı eserini merkeze alarak hazırlanmış bir okuma, tahlil ve yeniden yapılandırma çalışmasıdır. Burada yapılan, yazarın 2015 yılında yayımlanan kitabındaki bilgileri olduğu gibi aktarmak değil; onun yıllar süren gözlem, derleme ve bizzat yaşayarak edindiği bilgileri, halkbilim disiplininin çerçevesinden yeniden değerlendirmek, tasnif etmek ve okuyucuya daha derli toplu bir biçimde sunmaktır.       Metin içinde dağınık halde bulunan Yörük hayatına dair unsurlar, toplumsal ilişkiler, adli-idari yapıya dair gözlemler, halk tababeti ve yöresel kelimeler derlenerek bütünlüklü bir tahlil sunulmuş; yazarın eğitim durumundan kaynaklanan yazım ve ifade farklılıkları, metnin özüne sadık kalınarak düzenlenmiştir.       Yazar Mustafa İnceoğlu, 1946 Silifke - Eyceli doğumlu, Silifke Lisesi’nin orta bölümü mezunu, uzun yıllar inşaat ustalığı yapmış, ardından Bağkur emeklisi olmuş bir halk kültürü gönüllüsüdür. Eğitim yıllarında başlayan edebiyat ve şiir merakı, onu Silifke kültürünü derlemeye yöneltmiş; 2002'de "Silifke Çocuk Kültürü ve Çocuk Oyunları", 2013'te "Silifke Yaşam Kültürü" ve 2015'te de bu kitabı yayımlamıştır. Ayrıca, Taşeli Kültür ve Sanat Derneği'nin kuruculuğunu üstlenmiş, yerel gazetede yazılar yazmıştır. Halkın içinde, onlarla yaşayan, acılarında ve sevinçlerinde yanlarında olan bir kişidir. Onun en büyük gücü, Silifke kültürünü "derlemeyi dert edinmiş" olması ve bu kültürün bir parçası olarak yetişmesidir.       Halkbilim nedir diye soracak olursak, bir topluluğun kültürel değerlerini, yaşayış biçimini, gelenek ve göreneklerini, sözlü anlatımlarını, kısacası halkın ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi kültür unsurunu inceleyen bilim dalıdır diyebiliriz. Halkbilim, "halka dair" olanı anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Önemi, toplumların hafızasını kayıt altına almasında ve kültürel kimliğin korunmasında yatar. Küreselleşen dünyada yerel kültürler hızla dönüşmekte, hatta yok olmaktadır. İşte tam bu noktada halkbilim çalışmaları, adeta bir kültürel arkeoloji görevi üstlenir. Dünyada halkbilim çalışmaları, 19. yüzyılda Grimm Kardeşler'in masal derlemeleri, Elias Lönnrot'un Kalevala destanını derlemesi gibi öncü çalışmalarla akademik bir disiplin haline gelmiş; günümüzde UNESCO gibi uluslararası kuruluşlar, somut olmayan kültürel mirasın korunması bağlamında halkbilim çalışmalarına büyük önem vermektedir.       Mustafa İnceoğlu'nun bu kitabı, işte tam da bu bağlamda, uluslararası halkbilimi çalışmaları açısından son derece kıymetli bir "saha çalışması" niteliğindedir. Çünkü kitap, bir akademisyenin "dışarıdan" yaptığı gözlemlerle değil, kültürün tam da içinden birinin, o kültürü bizzat yaşayan birinin kaleminden çıkmıştır. Yazarın, Taşeli Yörüklerinin göç yollarını araştırması, düğünlerde, ölümlerde halkın yanında olması, toplumun her kesimiyle yakın ilişkiler kurması, onun gözlemlerini daha da derinleştirmiştir. Bu türden "içeriden" yapılan derlemeler, etnoloji ve halkbilim çalışmalarında "yerli bakış" olarak adlandırılır ve paha biçilmez bir değere sahiptir.       Kitapta yer alan bilgiler, bir dönemin Silifke’sinin sosyal yapısını, ekonomik ilişkilerini, aile içi dinamiklerini, cinsiyet rollerini, halk hekimliğini ve komşuluk ilişkilerini gözler önüne serer. Bu çok yönlülük, eseri uluslararası alanda da değerli kılar. Silifke yöresinin özellikle halk oyunlarıyla kazandığı uluslararası tanınırlık, bu tür derleme çalışmalarının önemini daha da artırmaktadır.       Şimdi, bu değerli derlemenin ışığında, önce Silifke düğün geleneğini tüm aşamalarıyla ele alacak, ardından yörenin eşsiz seyirlik oyunlarına ve manilerine uzanacağız. •       Düğün, İnceoğlu'nun ifadesiyle "insanoğlunun en sevinçli gününün merasimi"dir. Ancak bu sevinç, öyle basit bir eğlenceden ibaret değildir. Düğün, içinde birçok alt ritüeli barındıran, aylar süren bir hazırlık sürecinin sonunda ulaşılan karmaşık bir toplumsal olgudur. Yazarın anlatımıyla bu süreç, daha çocuk yaşlarda oynanan "evcilik" oyunuyla başlar, ergenlikteki sevda, aşk ve kıskançlıklarla devam eder ve nihayet evlilik kararıyla somutlaşır. Delikanlının evlenme isteğini anneye bildirmesi için kullandığı sembolik yöntemler -kapıya süpürge koymak, soğanların göğerdiğini söylemek, kaşığı pilava saplamak- bu kültürün incelikli dilini gösterir. Kızın araştırılması aşamasında, "iyi bir kız on sekiz yaşını geçmez", "huysuz kız yirmi beşi aşar" gibi sözler, toplumun evlilik çağına ve kızın karakterine dair katı yargılarını ortaya koyar. Yine bu süreçte, "Boz eşeği" evin önüne bağlamak deyimiyle sembolleşen düğürlük (kız isteme) geleneği, iki ailenin birbirini tanıdığı, araştırdığı, kızın ve oğlanın "sorulup soruşturulduğu" bir tür sosyal kontroldür. Kız istemeye giden kadınların "çalı taşlayıcılar" olarak adlandırılması, bu işin ne kadar yaygın ve doğal karşılandığını gösteren renkli bir ifadedir.       Kızın verilmesiyle birlikte söz kesilir, tatlılar yenir, ağızlar tatlanır. Ardından nişan gelir. Yazarın da vurguladığı gibi nişan, aslında kadınların düğünüdür ve esas amacı, kızın çeyizinin tamamlanması ve ev eşyalarının toplanmasıdır. Erkeklerin katıldığı ama ağırlığın kadınlarda olduğu bu merasimde, atılan "afiyetler" (hediyeler) ve toplanan paralarla kızın evi kurulmaya başlar. Ara kesme ise düğün gününün kararlaştırıldığı, ziynet eşyalarının ve yapılacak işlerin netleştirildiği bir başka önemli aşamadır. Bu aşamada "dürü" ve "okuntu" adı verilen davetiyelerin dağıtılması, düğünün habercisidir. Dürü daha yakın ve hatırlı kişilere gönderilen değerli hediyelerden oluşurken, okuntu daha geniş çevreye gönderilen mendil, peşkir gibi hediyeliklerdir. Bu davetiyelerin karşılığında genellikle bir davar, keçi gibi hediyeler gelir ve düğün masrafları böylece karşılanırdı.       Düğün hazırlıkları, bütün bir köyün veya mahallenin seferber olduğu bir dayanışma örneğidir. Düğün odununun gençler tarafından toplanması, düğün ekmeğinin komşu kadınların yardımıyla pişirilmesi, düğün dövmesinin çalgılar eşliğinde dibeklerde dövülmesi... Tüm bunlar, toplumsal bağları güçlendiren, paylaşımı artıran etkinliklerdir. Düğün dövmesi için bir kile buğday ayrılması, yapılan yemeklerin çeşitliliği (dövme pilavı, yahni, kulak çorbası, kuru fasulye, patates yemeği) ve onlarca davarın kesilmesi, düğünün ne denli büyük bir organizasyon olduğunu gösterir.       Bu hazırlıkların en dikkat çekici yanlarından biri de "tongavıt" kurumudur. Kız evine gönderilen, bir erkek ve birkaç kadından oluşan bu ekip, oğlan evini temsil eder, yemekten temizliğe kadar her türlü hizmeti görür, adeta kız evinin düğün yükünü omuzlardı. Bu, iki aile arasındaki dayanışmanın kurumsallaşmış halidir.       Düğün, genellikle perşembe günü bayrak dikilerek başlar. Bayrak, düğünün simgesidir ve bir kurban kanıyla dikilir. Üç gün üç gece süren düğün boyunca bu bayrak dalgalanır; gerdek gecesi gelinin kız çıkmasıyla indirilir, aksi halde indirilmezdi ki bu büyük bir utanç kaynağıydı. Düğün boyunca çalınan havalar da ayrı bir önem taşır. Karşılama havası, uğurlama havası, gelin alma havası, gelin indirme havası, oyun havaları ve şafak davulu... Her birinin ayrı bir makamı, ayrı bir anlamı vardır. Yazarın özellikle vurguladığı şafak davulu, "insanın içine akan ılık ve şifa dolu bir ilahi ses" olarak tarif edilir. Eşek derisinden yapılan eski Silifke davulunun sesi, bir vadi içinde yankılanarak bambaşka bir atmosfer yaratırmış.       Cümbüş, düğünün ruhudur. Erkek cümbüşü ve kadın cümbüşü olarak ikiye ayrılır. Kadın cümbüşü, kına gecesinde ve yüz açımında, delbek (dümbelek) eşliğinde oynanan oyunlarla geçer. Erkek cümbüşü ise genellikle içki eşliğinde, oturak havaları ve oyun havalarıyla sabahlara kadar sürer. İçkinin ölçülü içildiği, sohbetin ve oyunun esas olduğu bu toplantılar, aynı zamanda birer erkek dayanışması mekânıdır. Yazarın anlattığına göre, bu mekanlarda herkes sohbet eder, oyun oynar, eğlenirdi. Ancak zamanla bu ölçünün kaçtığını ve düğünlerde kavgaların başladığını da üzülerek belirtir. Gerçekten de "aslan gibi kükretir, köpek gibi havlatır, şebek gibi güldürür, eşek gibi anırır" diye tarif ettiği içkinin etkisiyle, en ufak bir bahane büyük kavgalara yol açabilirdi.       Kına, düğünün en duygusal anlarından biridir. Damada ve geline ayrı ayrı yakılır. Damat tıraşıyla başlayan süreçte, berber bahşişini almadan usturayı sürmez, kına yakılırken dualar okunur, toplanan paralarla gence destek olunur. Kızın kınası ise çok daha görkemli ve hüzünlüdür. Gelin kız, kına elbisesini giyer, ortaya oturur, ezilmiş kına dualarla eline ve ayağına yakılır. Bu an, yazarın deyimiyle "mistiktir"; herkes ağlamaklıdır, kına türküleri ve ağıtlar yakılır. "Al duvağını takmış / eline kına yakmış / hiç ağlayası yokmuş / gözü yaşlı allı gelin" dizeleri, bu anın hem sevincini hem de hüznünü yansıtır. Yazarın aktardığına göre, günümüzde kına merasimleri daha dini bir hüviyet kazanmaya başlamış, dualar ve ilahiler eşliğinde yapılır olmuştur ki bu da geleneğin dönüşen yüzünü gösterir.       Gelin alma, düğünün en hareketli ve en gergin anıdır. Kızın erkek kardeşlerinin, akrabalarının "kızı vermeme" direnci, ortamı germeye hazır bekleyen içkili misafirler, daha önceki hesaplaşmalar... Tüm bunlar, gelin alma anını bir anda kavgaya dönüştürebilir. Yazarın bizzat yaşadığı bir düğün kavgası anısı, bu atmosferi çarpıcı bir şekilde aktarır: Bir çalı dibine düşer, üzerinden en az on kişi yuvarlanır. Kavganın ortasında gelin alıcılar, fırsat kollayıp gelini kaçırır, kavga edenler kavgaya devam eder. Gelin, ata veya arabaya bindirilirken, oğlan tarafından bir gevezenin söylediği "Aldık kızınızı, it dalasın yüzünüzü" sözü, kavgayı yeniden alevlendirebilir ve araya büyükler girip "Melekler yalasın yüzünüzü" diyerek barıştırmak zorunda kalır.       Gelin eve getirildiğinde bir dizi ritüel daha onu beklemektedir. Attan indirmelik, yoldan geçmelik gibi bahşişler alınır, damat damdan üzerine para ve çerez serper, gelin eve girmeden ayağına kurban kesilir, kanından alnına sürülür, kana basması istenir. Eve girmeden ırbık teptirilir, kapıya çivi çakar, bal sürer, gerili ipi kırar. Tüm bunlar, yeni bir hayata adım atmanın, eve bereket ve uğur getirmenin sembolleridir. Ardından gerdek gecesi gelir. Mahremiyeti son derece yüksek olan bu gece, aynı zamanda ailenin namusunun da tescil edildiği andır. Gelinin "kız çıktığını" gösteren kanlı bez, sağdıç tarafından gelinin babasına götürülür ve bahşiş alınır. Bu bez, yazarın ifadesiyle "kızlık beratı"dır.       Yüz açımı, düğünün son merasimidir. Gelin yeniden gelinliğini giyer, kadınlar toplanır, çalgıcılar çalar, oyunlar oynanır. Gelin, getirdiği buğdayı kadınların üzerine serper, bereket diler. Küçük bir çocuk, iki oklava ile gelinin yüzünü açar. Böylece düğün biter, yeni bir aile kurulmuş olur. Tahtacı düğünleri gibi farklı geleneklerde ise bayrak zincirle kilitlenir, bekâr delikanlılar bayraktar ve kiya olarak seçilir, büyük bir sorumluluk üstlenirler. • Kaynakça İnceoğlu, M. (2015). Silifke'de Düğün Geleneği - Düğün ve Seyirlik Oyunları (I. b.). Yazar. • | 14 Mart 2026 |Kapağı Açılan Kitap-XXX | Silifke’de Düğün Geleneği-Düğün ve Seyirlik Oyunları -II-| Yazar: Mustafa İnceoğlu | Tür: Halkbilim | Ss.176 |
Ekleme Tarihi: 07 Mart 2026 -Cumartesi

KÜLTÜR YAZILARI... Kapağı Açılan Kitap-XXX | Silifke’de Düğün Geleneği-Düğün ve Seyirlik Oyunları -I-| Yazar: Mustafa İnceoğlu | Tür: Halkbilim | Ss.176 | Tanıtım: Hilmi Dulkadir | 7 Mart 2026



Bu inceleme, halkbilim alanında yüksek lisans yapmış biri olarak kendi akademik birikimim ışığında kaleme aldığım bir okuma ve değerlendirme çalışmasıdır.

      Giriş: Bu Çalışmanın Anatomisi ve Halkbilimin Işığı
      Elinizdeki bu metin (İnceoğlu, 2015), kapağı açılan kitap serimizin özel bir durağıdır. Mustafa İnceoğlu'nun "Silifke'de Düğün Geleneği / Düğün ve Seyirlik Oyunlar" adlı eserini merkeze alarak hazırlanmış bir okuma, tahlil ve yeniden yapılandırma çalışmasıdır. Burada yapılan, yazarın 2015 yılında yayımlanan kitabındaki bilgileri olduğu gibi aktarmak değil; onun yıllar süren gözlem, derleme ve bizzat yaşayarak edindiği bilgileri, halkbilim disiplininin çerçevesinden yeniden değerlendirmek, tasnif etmek ve okuyucuya daha derli toplu bir biçimde sunmaktır.
      Metin içinde dağınık halde bulunan Yörük hayatına dair unsurlar, toplumsal ilişkiler, adli-idari yapıya dair gözlemler, halk tababeti ve yöresel kelimeler derlenerek bütünlüklü bir tahlil sunulmuş; yazarın eğitim durumundan kaynaklanan yazım ve ifade farklılıkları, metnin özüne sadık kalınarak düzenlenmiştir.
      Yazar Mustafa İnceoğlu, 1946 Silifke - Eyceli doğumlu, Silifke Lisesi’nin orta bölümü mezunu, uzun yıllar inşaat ustalığı yapmış, ardından Bağkur emeklisi olmuş bir halk kültürü gönüllüsüdür. Eğitim yıllarında başlayan edebiyat ve şiir merakı, onu Silifke kültürünü derlemeye yöneltmiş; 2002'de "Silifke Çocuk Kültürü ve Çocuk Oyunları", 2013'te "Silifke Yaşam Kültürü" ve 2015'te de bu kitabı yayımlamıştır. Ayrıca, Taşeli Kültür ve Sanat Derneği'nin kuruculuğunu üstlenmiş, yerel gazetede yazılar yazmıştır. Halkın içinde, onlarla yaşayan, acılarında ve sevinçlerinde yanlarında olan bir kişidir. Onun en büyük gücü, Silifke kültürünü "derlemeyi dert edinmiş" olması ve bu kültürün bir parçası olarak yetişmesidir.
      Halkbilim nedir diye soracak olursak, bir topluluğun kültürel değerlerini, yaşayış biçimini, gelenek ve göreneklerini, sözlü anlatımlarını, kısacası halkın ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi kültür unsurunu inceleyen bilim dalıdır diyebiliriz. Halkbilim, "halka dair" olanı anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Önemi, toplumların hafızasını kayıt altına almasında ve kültürel kimliğin korunmasında yatar. Küreselleşen dünyada yerel kültürler hızla dönüşmekte, hatta yok olmaktadır. İşte tam bu noktada halkbilim çalışmaları, adeta bir kültürel arkeoloji görevi üstlenir. Dünyada halkbilim çalışmaları, 19. yüzyılda Grimm Kardeşler'in masal derlemeleri, Elias Lönnrot'un Kalevala destanını derlemesi gibi öncü çalışmalarla akademik bir disiplin haline gelmiş; günümüzde UNESCO gibi uluslararası kuruluşlar, somut olmayan kültürel mirasın korunması bağlamında halkbilim çalışmalarına büyük önem vermektedir.
      Mustafa İnceoğlu'nun bu kitabı, işte tam da bu bağlamda, uluslararası halkbilimi çalışmaları açısından son derece kıymetli bir "saha çalışması" niteliğindedir. Çünkü kitap, bir akademisyenin "dışarıdan" yaptığı gözlemlerle değil, kültürün tam da içinden birinin, o kültürü bizzat yaşayan birinin kaleminden çıkmıştır. Yazarın, Taşeli Yörüklerinin göç yollarını araştırması, düğünlerde, ölümlerde halkın yanında olması, toplumun her kesimiyle yakın ilişkiler kurması, onun gözlemlerini daha da derinleştirmiştir. Bu türden "içeriden" yapılan derlemeler, etnoloji ve halkbilim çalışmalarında "yerli bakış" olarak adlandırılır ve paha biçilmez bir değere sahiptir.
      Kitapta yer alan bilgiler, bir dönemin Silifke’sinin sosyal yapısını, ekonomik ilişkilerini, aile içi dinamiklerini, cinsiyet rollerini, halk hekimliğini ve komşuluk ilişkilerini gözler önüne serer. Bu çok yönlülük, eseri uluslararası alanda da değerli kılar. Silifke yöresinin özellikle halk oyunlarıyla kazandığı uluslararası tanınırlık, bu tür derleme çalışmalarının önemini daha da artırmaktadır.
      Şimdi, bu değerli derlemenin ışığında, önce Silifke düğün geleneğini tüm aşamalarıyla ele alacak, ardından yörenin eşsiz seyirlik oyunlarına ve manilerine uzanacağız.

      Düğün, İnceoğlu'nun ifadesiyle "insanoğlunun en sevinçli gününün merasimi"dir. Ancak bu sevinç, öyle basit bir eğlenceden ibaret değildir. Düğün, içinde birçok alt ritüeli barındıran, aylar süren bir hazırlık sürecinin sonunda ulaşılan karmaşık bir toplumsal olgudur. Yazarın anlatımıyla bu süreç, daha çocuk yaşlarda oynanan "evcilik" oyunuyla başlar, ergenlikteki sevda, aşk ve kıskançlıklarla devam eder ve nihayet evlilik kararıyla somutlaşır. Delikanlının evlenme isteğini anneye bildirmesi için kullandığı sembolik yöntemler -kapıya süpürge koymak, soğanların göğerdiğini söylemek, kaşığı pilava saplamak- bu kültürün incelikli dilini gösterir. Kızın araştırılması aşamasında, "iyi bir kız on sekiz yaşını geçmez", "huysuz kız yirmi beşi aşar" gibi sözler, toplumun evlilik çağına ve kızın karakterine dair katı yargılarını ortaya koyar. Yine bu süreçte, "Boz eşeği" evin önüne bağlamak deyimiyle sembolleşen düğürlük (kız isteme) geleneği, iki ailenin birbirini tanıdığı, araştırdığı, kızın ve oğlanın "sorulup soruşturulduğu" bir tür sosyal kontroldür. Kız istemeye giden kadınların "çalı taşlayıcılar" olarak adlandırılması, bu işin ne kadar yaygın ve doğal karşılandığını gösteren renkli bir ifadedir.
      Kızın verilmesiyle birlikte söz kesilir, tatlılar yenir, ağızlar tatlanır. Ardından nişan gelir. Yazarın da vurguladığı gibi nişan, aslında kadınların düğünüdür ve esas amacı, kızın çeyizinin tamamlanması ve ev eşyalarının toplanmasıdır. Erkeklerin katıldığı ama ağırlığın kadınlarda olduğu bu merasimde, atılan "afiyetler" (hediyeler) ve toplanan paralarla kızın evi kurulmaya başlar. Ara kesme ise düğün gününün kararlaştırıldığı, ziynet eşyalarının ve yapılacak işlerin netleştirildiği bir başka önemli aşamadır. Bu aşamada "dürü" ve "okuntu" adı verilen davetiyelerin dağıtılması, düğünün habercisidir. Dürü daha yakın ve hatırlı kişilere gönderilen değerli hediyelerden oluşurken, okuntu daha geniş çevreye gönderilen mendil, peşkir gibi hediyeliklerdir. Bu davetiyelerin karşılığında genellikle bir davar, keçi gibi hediyeler gelir ve düğün masrafları böylece karşılanırdı.
      Düğün hazırlıkları, bütün bir köyün veya mahallenin seferber olduğu bir dayanışma örneğidir. Düğün odununun gençler tarafından toplanması, düğün ekmeğinin komşu kadınların yardımıyla pişirilmesi, düğün dövmesinin çalgılar eşliğinde dibeklerde dövülmesi... Tüm bunlar, toplumsal bağları güçlendiren, paylaşımı artıran etkinliklerdir. Düğün dövmesi için bir kile buğday ayrılması, yapılan yemeklerin çeşitliliği (dövme pilavı, yahni, kulak çorbası, kuru fasulye, patates yemeği) ve onlarca davarın kesilmesi, düğünün ne denli büyük bir organizasyon olduğunu gösterir.
      Bu hazırlıkların en dikkat çekici yanlarından biri de "tongavıt" kurumudur. Kız evine gönderilen, bir erkek ve birkaç kadından oluşan bu ekip, oğlan evini temsil eder, yemekten temizliğe kadar her türlü hizmeti görür, adeta kız evinin düğün yükünü omuzlardı. Bu, iki aile arasındaki dayanışmanın kurumsallaşmış halidir.
      Düğün, genellikle perşembe günü bayrak dikilerek başlar. Bayrak, düğünün simgesidir ve bir kurban kanıyla dikilir. Üç gün üç gece süren düğün boyunca bu bayrak dalgalanır; gerdek gecesi gelinin kız çıkmasıyla indirilir, aksi halde indirilmezdi ki bu büyük bir utanç kaynağıydı. Düğün boyunca çalınan havalar da ayrı bir önem taşır. Karşılama havası, uğurlama havası, gelin alma havası, gelin indirme havası, oyun havaları ve şafak davulu... Her birinin ayrı bir makamı, ayrı bir anlamı vardır. Yazarın özellikle vurguladığı şafak davulu, "insanın içine akan ılık ve şifa dolu bir ilahi ses" olarak tarif edilir. Eşek derisinden yapılan eski Silifke davulunun sesi, bir vadi içinde yankılanarak bambaşka bir atmosfer yaratırmış.
      Cümbüş, düğünün ruhudur. Erkek cümbüşü ve kadın cümbüşü olarak ikiye ayrılır. Kadın cümbüşü, kına gecesinde ve yüz açımında, delbek (dümbelek) eşliğinde oynanan oyunlarla geçer. Erkek cümbüşü ise genellikle içki eşliğinde, oturak havaları ve oyun havalarıyla sabahlara kadar sürer. İçkinin ölçülü içildiği, sohbetin ve oyunun esas olduğu bu toplantılar, aynı zamanda birer erkek dayanışması mekânıdır. Yazarın anlattığına göre, bu mekanlarda herkes sohbet eder, oyun oynar, eğlenirdi. Ancak zamanla bu ölçünün kaçtığını ve düğünlerde kavgaların başladığını da üzülerek belirtir. Gerçekten de "aslan gibi kükretir, köpek gibi havlatır, şebek gibi güldürür, eşek gibi anırır" diye tarif ettiği içkinin etkisiyle, en ufak bir bahane büyük kavgalara yol açabilirdi.
      Kına, düğünün en duygusal anlarından biridir. Damada ve geline ayrı ayrı yakılır. Damat tıraşıyla başlayan süreçte, berber bahşişini almadan usturayı sürmez, kına yakılırken dualar okunur, toplanan paralarla gence destek olunur. Kızın kınası ise çok daha görkemli ve hüzünlüdür. Gelin kız, kına elbisesini giyer, ortaya oturur, ezilmiş kına dualarla eline ve ayağına yakılır. Bu an, yazarın deyimiyle "mistiktir"; herkes ağlamaklıdır, kına türküleri ve ağıtlar yakılır. "Al duvağını takmış / eline kına yakmış / hiç ağlayası yokmuş / gözü yaşlı allı gelin" dizeleri, bu anın hem sevincini hem de hüznünü yansıtır. Yazarın aktardığına göre, günümüzde kına merasimleri daha dini bir hüviyet kazanmaya başlamış, dualar ve ilahiler eşliğinde yapılır olmuştur ki bu da geleneğin dönüşen yüzünü gösterir.
      Gelin alma, düğünün en hareketli ve en gergin anıdır. Kızın erkek kardeşlerinin, akrabalarının "kızı vermeme" direnci, ortamı germeye hazır bekleyen içkili misafirler, daha önceki hesaplaşmalar... Tüm bunlar, gelin alma anını bir anda kavgaya dönüştürebilir. Yazarın bizzat yaşadığı bir düğün kavgası anısı, bu atmosferi çarpıcı bir şekilde aktarır: Bir çalı dibine düşer, üzerinden en az on kişi yuvarlanır. Kavganın ortasında gelin alıcılar, fırsat kollayıp gelini kaçırır, kavga edenler kavgaya devam eder. Gelin, ata veya arabaya bindirilirken, oğlan tarafından bir gevezenin söylediği "Aldık kızınızı, it dalasın yüzünüzü" sözü, kavgayı yeniden alevlendirebilir ve araya büyükler girip "Melekler yalasın yüzünüzü" diyerek barıştırmak zorunda kalır.
      Gelin eve getirildiğinde bir dizi ritüel daha onu beklemektedir. Attan indirmelik, yoldan geçmelik gibi bahşişler alınır, damat damdan üzerine para ve çerez serper, gelin eve girmeden ayağına kurban kesilir, kanından alnına sürülür, kana basması istenir. Eve girmeden ırbık teptirilir, kapıya çivi çakar, bal sürer, gerili ipi kırar. Tüm bunlar, yeni bir hayata adım atmanın, eve bereket ve uğur getirmenin sembolleridir. Ardından gerdek gecesi gelir. Mahremiyeti son derece yüksek olan bu gece, aynı zamanda ailenin namusunun da tescil edildiği andır. Gelinin "kız çıktığını" gösteren kanlı bez, sağdıç tarafından gelinin babasına götürülür ve bahşiş alınır. Bu bez, yazarın ifadesiyle "kızlık beratı"dır.
      Yüz açımı, düğünün son merasimidir. Gelin yeniden gelinliğini giyer, kadınlar toplanır, çalgıcılar çalar, oyunlar oynanır. Gelin, getirdiği buğdayı kadınların üzerine serper, bereket diler. Küçük bir çocuk, iki oklava ile gelinin yüzünü açar. Böylece düğün biter, yeni bir aile kurulmuş olur. Tahtacı düğünleri gibi farklı geleneklerde ise bayrak zincirle kilitlenir, bekâr delikanlılar bayraktar ve kiya olarak seçilir, büyük bir sorumluluk üstlenirler.

Kaynakça
İnceoğlu, M. (2015). Silifke'de Düğün Geleneği - Düğün ve Seyirlik Oyunları (I. b.). Yazar.

| 14 Mart 2026 |Kapağı Açılan Kitap-XXX | Silifke’de Düğün Geleneği-Düğün ve Seyirlik Oyunları -II-| Yazar: Mustafa İnceoğlu | Tür: Halkbilim | Ss.176 |

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.