•
Bölüm: II- Silifke'de Seyirlik Oyunları ve Maniler
Düğün denince akla gelen bir diğer önemli unsur da seyirlik oyunlardır. İnceoğlu'nun deyimiyle bu oyunlar, "bir doğaçlama köy tiyatrosu", "modern tiyatrodaki tuluat gibi" bir özelliğe sahiptir. Bu oyunların en önemli özelliği, yazılı bir metne dayanmamaları, o an, oyuncunun aklına gelen kelimelerle, doğaçlama olarak oynanmalarıdır. Bu nedenle her oyun, her oynanışta yeniden yaratılır. Yazar, bu oyunları köy köy derlemiş, her köyün kendine özgü oyunlarını ve bu oyunların oynanış biçimlerini kaydetmiştir.
Eyceli köyünde oynanan oyunlar arasında “Çalgıcı, Bebek Oynatma, Hacca Gitme, Düğürlük, Mindere Dikme ve Evlendirme” gibi erkek oyunları ile “Kadın Düğürlüğü, Oh Kocadanmış, Gebe Kadın, Musa ile Aşşa ve Gelin Kaçırma” gibi kadın oyunları bulunur. Yazar, Çalgıcı oyununun doğuşunu çocukluk anısıyla anlatır: Tekeler köyünde ortak oldukları Çırak Veli'nin saf oğlu Şıhali'nin oynama isteği üzerine, babası Salih İnceoğlu'nun leğenle davul, Veli Usta'nın iki değnekle keman taklidi yaparak ona eşlik etmesiyle ortaya çıkan bu oyun, yıllarca oynanmıştır. Bu anı, seyirlik oyunların nasıl da günlük hayatın içinden, doğaçlama olarak doğduğunu gösteren enfes bir örnektir.
“Mindere Dikme” oyunu, uzun kış gecelerinde fıstık kırma imecesinde eğlenmek için oynanırdı. Birini lafa tutup oturduğu mindere çuvaldızla dikerler, kalktığında minderle birlikte kalkan kişi utanır ve ceza olarak fıstık kabuğu dökmeye gönderilirdi. “Bebek Oynatma” oyununda ise bir kaşıktan yapılan bebek, tavandaki bir makaradan geçirilen iple davulcunun parmağına bağlanır, davulcu çaldıkça bebek oynardı. “Düğürlük” oyunu, düğürlüğe giden adamın yanına aldığı ve her soruya "iki deyiver" diyecek bir yardımcının yaptığı komiklikleri konu alır. “Evlendirme” oyunu ise muhtarın, gariban bir adamla, kadın kılığına girmiş bir erkeğin nikahını kıymasıyla gelişen uzun ve komik bir oyundur. Nikah duasında "Elinde ayran tası, amin deyin a. kıran giresi" gibi tekerlemeler, bu oyunların mizahi dilini gösterir.
Kadın oyunları da en az erkek oyunları kadar renklidir. “Kadın Düğürlüğü” oyununda yazarın halası Fatma Gökkaya'nın, yaşlı bir kadına "kelcece kızını" istemeye gitmesi ve kadının "paça ütmesini bilir mi?" sorusuna "bilir" cevabını alınca "Olmadı işte, bilmez deseymiş de paçayı nasıl ütüleceğini gösterecektim" demesi, bu oyunların incelikli espri anlayışını ortaya koyar. “Oh Kocadanmış” oyunu, kocasının getirdiği eti pişirirken tencerenin dibinin yanması üzerine etraftakilere "kocadan mı benden mi?" diye sorup hepsinden "kocadan" cevabını alan bir kadının sevincini anlatır. “Gebe Kadın” oyunu ise gerçekten ibretliktir: Ümmügsü aba, bir düğünde tavuğu koynuna sokar, sancılanır, yere yatırılır, herkes telaşla doğuma hazırlanırken o, eteğini açar ve tavuğu salıverir. Bu oyun, kadınların yaratıcılığının ve eğlence anlayışının sınır tanımadığını gösterir. “Musa ile Aşşa” oyunu, iki saf ve kambur ihtiyarın birbirini sürekli yanlış anlaması üzerine kurulu, son derece naif ve komik bir oyundur.
Demircili köyünde oynanan oyunlar arasında “Abdest Alma, İrbik Güreşi, Değnek Güreşi, Çizme Güreşi, Çoban Oyunu ve Arap Oyunu” sayılabilir. Bu oyunlarda genellikle güreş ve taklit ön plandadır. Hacı Emmi'nin abdest almak istemesi, ibrikle güreşe tutuşması; çobanın değnekle, çiftçinin çizmeleriyle güreşmesi, bu oyunların temel motifleridir. Çoban Oyunu'nda çobanın karnına bağladığı senit ve dizlerinin arasına yerleştirdiği kestel tomarıyla davarları simgelemesi, oldukça müstehcen ama bir o kadar da yaratıcı bir anlatımdır.
Arap Oyunu, Silifke yöresinin en kapsamlı ve en bilinen seyirlik oyunlarından biridir. Demircili, Kabasakallı, Karaman ve Senir gibi birçok yerleşim yerinde farklı versiyonları oynanan bu oyun, yazarın Huzurevinde görüştüğü 94 yaşındaki Hacı Ali Vural'dan derlediği kadarıyla, sekiz kişilik bir kadroyla oynanır. Oyunda Efe, Efe'nin iki kızı, Kel Kız, Kadı, Arap, Doktor ve efelerin adamları gibi karakterler vardır. Oyun, bir eğlence yerine gelen bu kafilenin etrafında gelişir. Kel Kız'a kur yapan Kadı ile Arap arasındaki rekabet, kızlardan birinin kaçırılması, doktor muayenesi, nikah, berber tıraşı ve fotoğraf çekimi gibi pek çok farklı sahne içerir. Özellikle fotoğraf çekimi sahnesi, yaratıcılığın zirvesidir: Yeni doğmuş bir sıpanın kuyruğundan çekilerek, kulakları arasına sıkıştırılan aynayla fotoğraf çekilmesi, bu oyunun ne denli zengin bir hayal gücüne sahip olduğunu gösterir. Kadı'nın okutamadığı mektubu Arap'ın okuması ve mektubun içindeki "Bir geçiniz varmış kırca, bir oğlak doğurmuş morca" gibi tekerlemeler, oyuna ayrı bir renk katar.
Karahacılı yerleşim yeri, adeta bir seyirlik oyunlar külliyesine ev sahipliği yapmaktadır. “Babamın Mesleği, Kadı Şebek, Nikah, Fotoğraf Çekme, Buba Gıı, Yaşlı Adam, Karoğlan, Kız Cennet, Keklik Gibi Ötme ve Çulfallık” gibi oyunlar bu yörede oynananlardan sadece birkaçıdır. “Babamın Mesleği” oyunu, bir yutturmacadır. "Babamın mesleğini öğrenmedim" diye bağırarak merak uyandıran kişi, kendisine soru soranı müstehcen bir cevapla yuturur. “Kadı Şebek” oyunu, içinde birçok alt oyunu barındıran bir şölen gibidir. “Karoğlan” ve “Kız Cennet oyunları ise atışma şeklinde oynanan, kızla erkeğin birbirine takıldığı naif oyunlardır. “Çulfallık oyunu ise oldukça ilginçtir: İki gönüllü bir metre ara ile karşılıklı oturtulur, omuzlarına bir sırık atılır ve iyice bağlanırlar. Oyuncu belden aşağısını soyar, eşeğe biner gibi bu sırığa biner ve ileri geri hareket eder. Bu hareket sırasında, bağlı adamların ağızlarına gelmesi, tam bir hakaret oyunudur ama oynayanlar da gönüllü olduğu için kimse kızmazmış. Bu oyunların kadınların olduğu yerde oynanmaması da ayrı bir not olarak düşülmüştür.
Kabasakallı köyünde “Kukla Oynatma, Koca Karı, Boncuk Oyunu, Huyunu Huyunu ve Mantura Oyunu” oynanır. “Koca Karı” oyunu, Toroslar'dan ilk kez Silifke'ye inen yaşlı bir kadının, gördükleri karşısındaki şaşkınlığını ve oğluyla atışmasını konu alır. “Boncuk Oyunu ise bir helkeye su doldurup içine atılan eşyaların sahiplerine geri verilirken, birine helkedeki suyun tamamının dökülmesiyle sonuçlanan şaşırtmalı bir oyundur. “Huyunu Huyunu” oyununda bir kişi, dört kişi tarafından tutulur, ayakları havaya kaldırılır ve paçasından aşağı bir tas su dökülür. Yenisu köyünde oynanan “Kaptan Kim?” ve “Para Bulma” oyunları da müstehcenlik düzeyi yüksek oyunlardandır. Yazar, bu tür oyunları neden yazdığını şöyle açıklar: "Ben araştırmacıyım. Öğrendiğimi halka aktarmak görevim. Bilimde, kültürde, dinde, tıpta ayıp denen kavram, ilim yapıyorsan, aranmaz. Bir yörenin insanlarının psikolojisini, sosyal yapısını, kısaca yaşayış tarzını en bariz kültür ifade eder. Kültürde de bu ayıp, bu kötü, bu basit diye bir yöntem yoktur."
Kırtıl köyünde “Köroğlu, Eşim Eşim ve Yüksük Kimde?” oyunları oynanır. “Köroğlu” oyunu, bir merdivene geçirilen kırmızı battaniye ve solgudan yapılan at başıyla, Köroğlu'nun Nigâr'ı kaçıran Bolu Beyi adamlarını kılıçla tepelediği epik bir oyundur. “Eşim Eşim” oyunu, uzun kış gecelerinde oynanan, eşler arasında değirmen taşının kimin üzerinde kalacağına dayalı bir dikkat oyunudur. “Yüksük Kimde?” ise çocuk oyunlarının büyüklere uyarlanmış, ıslatılmış peşkirle cezaların verildiği bir eğlence türüdür. Değirmendere yerleşim yerinde oynanan “Efe” oyunu ise, göbeğine elek kasnağı geçirmiş, elinde şişmiş oğlak derisi ve tahta kılıçla kadın cümbüşüne giren bir efeyi ve onun yüzü örtülü "gelin"le olan ilişkisini anlatır. Son anda ortaya çıkan ihtiyar kadın, herkesi şaşırtır.
“Kızım Seni Ali'ye Vereyim mi?” oyunu, yaşlanmış ve evde kalmış bir Yörük kızı olan Hatice ile babası arasında geçen hem hüzünlü hem de komik bir oyundur. Kardeşi Ayşe'nin kaçmasıyla tüm işler üzerine kalan Hatice, babasına sitem eder, evlenmek istediğini söyler. Baba da obadaki tüm erkekleri sayar; Ali'ye "istemem deli eder beni", Yaşar'a "istemem boşar beni", Rüştü'ye "istemem ranzadan düştü" diyen Hatice, sonunda "Kalaycının oğlu" Engin'i duyunca "isterim babacığım isterim, adı Engin babası zengin" diyerek coşar ve babasıyla oynar. Bu oyun, kızların evlilik çağı geçtikçe yaşadıkları toplumsal baskıyı ve çaresizliği, mizahi bir dille anlatması bakımından çok değerlidir.
Kitabın üçüncü bölümü manilere ayrılmıştır. Yazarın ifadesiyle "mani, sevdanın ilk kıvılcımını çıkaran çakmak taşıdır." Sevdalının dili, türkülerin ham maddesi, "seviyorum demeye cesareti olmayanın ilan-ı aşk anahtarı"dır. Yüzlerce mani arasından seçilenler, yörenin dilini, zevkini, mizah anlayışını ve duygu dünyasını yansıtır. "Silifke'nin kızları, taze kavrulmuş fıstık" dizesi, yöresel bir lezzetle güzellik arasında kurulan naif bir bağdır. "Sandık üstünde sandık, boyu sıra uzandık, tuttuk bir gönül verdik, adam evladı sandık" dörtlüğü, güven duygusunu sorgulayan ince bir anlatımdır. "Mavi pijamalı oğlan, oturmuş bana bakar" dizesi, bir gencin gözlem gücünü ve içtenliğini gösterir. "Karpuz kestim sulandı, Nerman damdan dolandı, Nerman gözün kör olsun, dudaklarım sulandı" manisi, bir kıza duyulan ilgiyi ve onun yarattığı hayal kırıklığını mizahi bir dille ifade eder. "Bahçelerde maydanoz, meşvereti kurdunu, bana kara gözlü yari, çok mu gördünüz?" dizesi, toplumun kıskançlığına ve dedikodusuna bir başkaldırıdır. "Tütün yaktım içemedim, bir kuş gibi uçamadım, sevdim tabandan sevdim, sevip sarıp kavuşamadım" dizeleri ise ulaşılamayan bir sevdanın acısını dile getirir.
Sonuç olarak, Mustafa İnceoğlu'nun bu eseri, Silifke'nin düğün geleneğini ve seyirlik oyunlarını, Yörük kültürünün derinliklerine inerek, bizzat yaşayanların ağzından ve onların dünyasından hareketle kayıt altına alan, paha biçilmez bir halkbilim hazinesidir.
Akademik eğitim almamış olması, onun gözlem gücünü, halkla kurduğu sıcak ilişkiyi ve derlemelerindeki samimiyeti asla gölgelememektedir. Aksine, onu "içeriden bir bakış"a sahip kılarak, eserine ayrı bir değer katmıştır. Yazarın "Ben kültürde hata istemem. Doğrusu ne ise o olsun" sözü, onun bu işe verdiği önemi ve ciddiyeti özetler.
Bu kitap, gelecek kuşaklar için, unutulmaya yüz tutmuş bir kültürün canlı tanıklığını yapmakta, Silifke'nin kültürel zenginliğini gözler önüne sermektedir. Prof. Dr. Zeki Tez'in yazara, üniversiteye girip akademik kariyer yapmasını önermesi, bu emeğin bilimsel değerinin de bir tescilidir. Yazarın bundan sonraki çalışmaları da Silifke kültürüne ışık tutmaya devam edecek ve bu büyük kültür mozaiğinin tamamlanmasını sağlayacaktır.
Anasayfa
Yazarlar
Hilmi Dulkadir
Yazı Detayı
Bu yazı 197 kez okundu.
KÜLTÜR YAZILARI... Kapağı Açılan Kitap-XXX | Silifke’de Düğün Geleneği-Düğün ve Seyirlik Oyunları -II-| Yazar: Mustafa İnceoğlu | Tür: Halkbilim | Ss.176 | Tanıtım: Hilmi Dulkadir | 14 Mart 2026
•
Bölüm: II- Silifke'de Seyirlik Oyunları ve Maniler
Düğün denince akla gelen bir diğer önemli unsur da seyirlik oyunlardır. İnceoğlu'nun deyimiyle bu oyunlar, "bir doğaçlama köy tiyatrosu", "modern tiyatrodaki tuluat gibi" bir özelliğe sahiptir. Bu oyunların en önemli özelliği, yazılı bir metne dayanmamaları, o an, oyuncunun aklına gelen kelimelerle, doğaçlama olarak oynanmalarıdır. Bu nedenle her oyun, her oynanışta yeniden yaratılır. Yazar, bu oyunları köy köy derlemiş, her köyün kendine özgü oyunlarını ve bu oyunların oynanış biçimlerini kaydetmiştir.
Eyceli köyünde oynanan oyunlar arasında “Çalgıcı, Bebek Oynatma, Hacca Gitme, Düğürlük, Mindere Dikme ve Evlendirme” gibi erkek oyunları ile “Kadın Düğürlüğü, Oh Kocadanmış, Gebe Kadın, Musa ile Aşşa ve Gelin Kaçırma” gibi kadın oyunları bulunur. Yazar, Çalgıcı oyununun doğuşunu çocukluk anısıyla anlatır: Tekeler köyünde ortak oldukları Çırak Veli'nin saf oğlu Şıhali'nin oynama isteği üzerine, babası Salih İnceoğlu'nun leğenle davul, Veli Usta'nın iki değnekle keman taklidi yaparak ona eşlik etmesiyle ortaya çıkan bu oyun, yıllarca oynanmıştır. Bu anı, seyirlik oyunların nasıl da günlük hayatın içinden, doğaçlama olarak doğduğunu gösteren enfes bir örnektir.
“Mindere Dikme” oyunu, uzun kış gecelerinde fıstık kırma imecesinde eğlenmek için oynanırdı. Birini lafa tutup oturduğu mindere çuvaldızla dikerler, kalktığında minderle birlikte kalkan kişi utanır ve ceza olarak fıstık kabuğu dökmeye gönderilirdi. “Bebek Oynatma” oyununda ise bir kaşıktan yapılan bebek, tavandaki bir makaradan geçirilen iple davulcunun parmağına bağlanır, davulcu çaldıkça bebek oynardı. “Düğürlük” oyunu, düğürlüğe giden adamın yanına aldığı ve her soruya "iki deyiver" diyecek bir yardımcının yaptığı komiklikleri konu alır. “Evlendirme” oyunu ise muhtarın, gariban bir adamla, kadın kılığına girmiş bir erkeğin nikahını kıymasıyla gelişen uzun ve komik bir oyundur. Nikah duasında "Elinde ayran tası, amin deyin a. kıran giresi" gibi tekerlemeler, bu oyunların mizahi dilini gösterir.
Kadın oyunları da en az erkek oyunları kadar renklidir. “Kadın Düğürlüğü” oyununda yazarın halası Fatma Gökkaya'nın, yaşlı bir kadına "kelcece kızını" istemeye gitmesi ve kadının "paça ütmesini bilir mi?" sorusuna "bilir" cevabını alınca "Olmadı işte, bilmez deseymiş de paçayı nasıl ütüleceğini gösterecektim" demesi, bu oyunların incelikli espri anlayışını ortaya koyar. “Oh Kocadanmış” oyunu, kocasının getirdiği eti pişirirken tencerenin dibinin yanması üzerine etraftakilere "kocadan mı benden mi?" diye sorup hepsinden "kocadan" cevabını alan bir kadının sevincini anlatır. “Gebe Kadın” oyunu ise gerçekten ibretliktir: Ümmügsü aba, bir düğünde tavuğu koynuna sokar, sancılanır, yere yatırılır, herkes telaşla doğuma hazırlanırken o, eteğini açar ve tavuğu salıverir. Bu oyun, kadınların yaratıcılığının ve eğlence anlayışının sınır tanımadığını gösterir. “Musa ile Aşşa” oyunu, iki saf ve kambur ihtiyarın birbirini sürekli yanlış anlaması üzerine kurulu, son derece naif ve komik bir oyundur.
Demircili köyünde oynanan oyunlar arasında “Abdest Alma, İrbik Güreşi, Değnek Güreşi, Çizme Güreşi, Çoban Oyunu ve Arap Oyunu” sayılabilir. Bu oyunlarda genellikle güreş ve taklit ön plandadır. Hacı Emmi'nin abdest almak istemesi, ibrikle güreşe tutuşması; çobanın değnekle, çiftçinin çizmeleriyle güreşmesi, bu oyunların temel motifleridir. Çoban Oyunu'nda çobanın karnına bağladığı senit ve dizlerinin arasına yerleştirdiği kestel tomarıyla davarları simgelemesi, oldukça müstehcen ama bir o kadar da yaratıcı bir anlatımdır.
Arap Oyunu, Silifke yöresinin en kapsamlı ve en bilinen seyirlik oyunlarından biridir. Demircili, Kabasakallı, Karaman ve Senir gibi birçok yerleşim yerinde farklı versiyonları oynanan bu oyun, yazarın Huzurevinde görüştüğü 94 yaşındaki Hacı Ali Vural'dan derlediği kadarıyla, sekiz kişilik bir kadroyla oynanır. Oyunda Efe, Efe'nin iki kızı, Kel Kız, Kadı, Arap, Doktor ve efelerin adamları gibi karakterler vardır. Oyun, bir eğlence yerine gelen bu kafilenin etrafında gelişir. Kel Kız'a kur yapan Kadı ile Arap arasındaki rekabet, kızlardan birinin kaçırılması, doktor muayenesi, nikah, berber tıraşı ve fotoğraf çekimi gibi pek çok farklı sahne içerir. Özellikle fotoğraf çekimi sahnesi, yaratıcılığın zirvesidir: Yeni doğmuş bir sıpanın kuyruğundan çekilerek, kulakları arasına sıkıştırılan aynayla fotoğraf çekilmesi, bu oyunun ne denli zengin bir hayal gücüne sahip olduğunu gösterir. Kadı'nın okutamadığı mektubu Arap'ın okuması ve mektubun içindeki "Bir geçiniz varmış kırca, bir oğlak doğurmuş morca" gibi tekerlemeler, oyuna ayrı bir renk katar.
Karahacılı yerleşim yeri, adeta bir seyirlik oyunlar külliyesine ev sahipliği yapmaktadır. “Babamın Mesleği, Kadı Şebek, Nikah, Fotoğraf Çekme, Buba Gıı, Yaşlı Adam, Karoğlan, Kız Cennet, Keklik Gibi Ötme ve Çulfallık” gibi oyunlar bu yörede oynananlardan sadece birkaçıdır. “Babamın Mesleği” oyunu, bir yutturmacadır. "Babamın mesleğini öğrenmedim" diye bağırarak merak uyandıran kişi, kendisine soru soranı müstehcen bir cevapla yuturur. “Kadı Şebek” oyunu, içinde birçok alt oyunu barındıran bir şölen gibidir. “Karoğlan” ve “Kız Cennet oyunları ise atışma şeklinde oynanan, kızla erkeğin birbirine takıldığı naif oyunlardır. “Çulfallık oyunu ise oldukça ilginçtir: İki gönüllü bir metre ara ile karşılıklı oturtulur, omuzlarına bir sırık atılır ve iyice bağlanırlar. Oyuncu belden aşağısını soyar, eşeğe biner gibi bu sırığa biner ve ileri geri hareket eder. Bu hareket sırasında, bağlı adamların ağızlarına gelmesi, tam bir hakaret oyunudur ama oynayanlar da gönüllü olduğu için kimse kızmazmış. Bu oyunların kadınların olduğu yerde oynanmaması da ayrı bir not olarak düşülmüştür.
Kabasakallı köyünde “Kukla Oynatma, Koca Karı, Boncuk Oyunu, Huyunu Huyunu ve Mantura Oyunu” oynanır. “Koca Karı” oyunu, Toroslar'dan ilk kez Silifke'ye inen yaşlı bir kadının, gördükleri karşısındaki şaşkınlığını ve oğluyla atışmasını konu alır. “Boncuk Oyunu ise bir helkeye su doldurup içine atılan eşyaların sahiplerine geri verilirken, birine helkedeki suyun tamamının dökülmesiyle sonuçlanan şaşırtmalı bir oyundur. “Huyunu Huyunu” oyununda bir kişi, dört kişi tarafından tutulur, ayakları havaya kaldırılır ve paçasından aşağı bir tas su dökülür. Yenisu köyünde oynanan “Kaptan Kim?” ve “Para Bulma” oyunları da müstehcenlik düzeyi yüksek oyunlardandır. Yazar, bu tür oyunları neden yazdığını şöyle açıklar: "Ben araştırmacıyım. Öğrendiğimi halka aktarmak görevim. Bilimde, kültürde, dinde, tıpta ayıp denen kavram, ilim yapıyorsan, aranmaz. Bir yörenin insanlarının psikolojisini, sosyal yapısını, kısaca yaşayış tarzını en bariz kültür ifade eder. Kültürde de bu ayıp, bu kötü, bu basit diye bir yöntem yoktur."
Kırtıl köyünde “Köroğlu, Eşim Eşim ve Yüksük Kimde?” oyunları oynanır. “Köroğlu” oyunu, bir merdivene geçirilen kırmızı battaniye ve solgudan yapılan at başıyla, Köroğlu'nun Nigâr'ı kaçıran Bolu Beyi adamlarını kılıçla tepelediği epik bir oyundur. “Eşim Eşim” oyunu, uzun kış gecelerinde oynanan, eşler arasında değirmen taşının kimin üzerinde kalacağına dayalı bir dikkat oyunudur. “Yüksük Kimde?” ise çocuk oyunlarının büyüklere uyarlanmış, ıslatılmış peşkirle cezaların verildiği bir eğlence türüdür. Değirmendere yerleşim yerinde oynanan “Efe” oyunu ise, göbeğine elek kasnağı geçirmiş, elinde şişmiş oğlak derisi ve tahta kılıçla kadın cümbüşüne giren bir efeyi ve onun yüzü örtülü "gelin"le olan ilişkisini anlatır. Son anda ortaya çıkan ihtiyar kadın, herkesi şaşırtır.
“Kızım Seni Ali'ye Vereyim mi?” oyunu, yaşlanmış ve evde kalmış bir Yörük kızı olan Hatice ile babası arasında geçen hem hüzünlü hem de komik bir oyundur. Kardeşi Ayşe'nin kaçmasıyla tüm işler üzerine kalan Hatice, babasına sitem eder, evlenmek istediğini söyler. Baba da obadaki tüm erkekleri sayar; Ali'ye "istemem deli eder beni", Yaşar'a "istemem boşar beni", Rüştü'ye "istemem ranzadan düştü" diyen Hatice, sonunda "Kalaycının oğlu" Engin'i duyunca "isterim babacığım isterim, adı Engin babası zengin" diyerek coşar ve babasıyla oynar. Bu oyun, kızların evlilik çağı geçtikçe yaşadıkları toplumsal baskıyı ve çaresizliği, mizahi bir dille anlatması bakımından çok değerlidir.
Kitabın üçüncü bölümü manilere ayrılmıştır. Yazarın ifadesiyle "mani, sevdanın ilk kıvılcımını çıkaran çakmak taşıdır." Sevdalının dili, türkülerin ham maddesi, "seviyorum demeye cesareti olmayanın ilan-ı aşk anahtarı"dır. Yüzlerce mani arasından seçilenler, yörenin dilini, zevkini, mizah anlayışını ve duygu dünyasını yansıtır. "Silifke'nin kızları, taze kavrulmuş fıstık" dizesi, yöresel bir lezzetle güzellik arasında kurulan naif bir bağdır. "Sandık üstünde sandık, boyu sıra uzandık, tuttuk bir gönül verdik, adam evladı sandık" dörtlüğü, güven duygusunu sorgulayan ince bir anlatımdır. "Mavi pijamalı oğlan, oturmuş bana bakar" dizesi, bir gencin gözlem gücünü ve içtenliğini gösterir. "Karpuz kestim sulandı, Nerman damdan dolandı, Nerman gözün kör olsun, dudaklarım sulandı" manisi, bir kıza duyulan ilgiyi ve onun yarattığı hayal kırıklığını mizahi bir dille ifade eder. "Bahçelerde maydanoz, meşvereti kurdunu, bana kara gözlü yari, çok mu gördünüz?" dizesi, toplumun kıskançlığına ve dedikodusuna bir başkaldırıdır. "Tütün yaktım içemedim, bir kuş gibi uçamadım, sevdim tabandan sevdim, sevip sarıp kavuşamadım" dizeleri ise ulaşılamayan bir sevdanın acısını dile getirir.
Sonuç olarak, Mustafa İnceoğlu'nun bu eseri, Silifke'nin düğün geleneğini ve seyirlik oyunlarını, Yörük kültürünün derinliklerine inerek, bizzat yaşayanların ağzından ve onların dünyasından hareketle kayıt altına alan, paha biçilmez bir halkbilim hazinesidir.
Akademik eğitim almamış olması, onun gözlem gücünü, halkla kurduğu sıcak ilişkiyi ve derlemelerindeki samimiyeti asla gölgelememektedir. Aksine, onu "içeriden bir bakış"a sahip kılarak, eserine ayrı bir değer katmıştır. Yazarın "Ben kültürde hata istemem. Doğrusu ne ise o olsun" sözü, onun bu işe verdiği önemi ve ciddiyeti özetler.
Bu kitap, gelecek kuşaklar için, unutulmaya yüz tutmuş bir kültürün canlı tanıklığını yapmakta, Silifke'nin kültürel zenginliğini gözler önüne sermektedir. Prof. Dr. Zeki Tez'in yazara, üniversiteye girip akademik kariyer yapmasını önermesi, bu emeğin bilimsel değerinin de bir tescilidir. Yazarın bundan sonraki çalışmaları da Silifke kültürüne ışık tutmaya devam edecek ve bu büyük kültür mozaiğinin tamamlanmasını sağlayacaktır.
Ekleme
Tarihi: 14 Mart 2026 -Cumartesi
KÜLTÜR YAZILARI... Kapağı Açılan Kitap-XXX | Silifke’de Düğün Geleneği-Düğün ve Seyirlik Oyunları -II-| Yazar: Mustafa İnceoğlu | Tür: Halkbilim | Ss.176 | Tanıtım: Hilmi Dulkadir | 14 Mart 2026
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.