Toprakla insan arasındaki kadim bağı, zamanın ötesine uzanan bir hafıza ile anlatan yegâne varlıktır zeytin ağacı. Kökleri yerin derinliklerine, dalları ise sonsuzluğun bilgeliğine uzanır. Bugün, ona dair yazılan bir "Zeyiname", sadece bir ağacı anlatmak değil; aynı zamanda bir medeniyetin, sabrın, barışın ve bitmek bilmeyen yaşam arzusunun destanını kaleme almaktır.
Zeytin ağacı, doğanın yorulmak bilmeyen öğrencisidir. Kuraklığa, fırtınaya ve asırlara karşı direnirken, bize "yaşamanın" en yalın halini öğretir. Zeyiname'de yazılması gereken ilk düstur şudur: Zeytin ağacı sadece meyve veren bir bitki değil, toprağın sadakat nişanıdır. Onun gölgesinde oturan insan, zamanın yavaşladığını hisseder. İnsanlık tarihi, zeytin dalının barışa, yağının ise şifaya dönüştüğü o kutsal anlarla doludur. Zeytin, toprağın bağrında sakladığı sarı altındır; zahmetle elde edilen, sabırla olgunlaşan ve sofralara bereket taşıyan bir ömürdür.
Zeytin ağacının bizden beklediği tek şey, hatırlanmaktır. Modern çağın hızına kapılıp köklerimizden koptuğumuz şu günlerde, zeytin bize durmayı, beklemeyi ve kök salmayı hatırlatır. Bir zeytin ağacı diken insan, aslında geleceğe bir mektup bırakmaktadır. Çünkü o ağaç, diken kişi toprağa karıştıktan sonra bile yüzlerce yıl boyunca gökyüzüne bakmaya, rüzgârla konuşmaya ve meyve vermeye devam edecektir.
Zeyiname’nin son satırları ise şu umutla bitmelidir:
"Zeytin ağacı yerinde durduğu sürece, barış ve umut bu topraklardan eksik olmayacak. Zeytinin olduğu yerde kötülük barınamaz; çünkü onun özünde, tarihin en eski ve en saf şifası saklıdır."
Bir zeytin ağacının gölgesinde geçen bir an, bir ömre bedeldir. Çünkü zeytin, sadece bir ağaç değil; bizzat yaşamın kendisidir.

