Günümüz dünyasında insan ilişkileri karmaşıklaştıkça, adliye koridorlarına taşınan uyuşmazlıkların seyri de değişiyor. Özellikle aile içi meselelerde, bazen hırsların, bazen de yanlış anlamaların gölgesinde ortaya atılan iddialar, hukukun en temel ilkeleriyle çarpışıp erimeye mahkum kalıyor. Son günlerde önümüze düşen bir savcılık dosyası, tam da bu durumun adeta ders niteliğindeki bir vesikası.
Hikaye, bir vasinin adliyeye başvurarak sunduğu ağır ithamlarla başlıyor: "Bankadan usulsüzce çekilen binlerce lira, evde kırılan dökülen eşyalar, havada uçuşan tehditler..." İlk bakışta ürkütücü ve ciddi görünen bu iddialar, hukukun süzgecine girdiğinde ise adeta sabun köpüğü gibi sönüveriyor. Neden mi? Çünkü ceza hukuku şüphelerle, zanlarla veya "biri dedi ki" fısıltılarıyla değil; somut, kesin ve şüphe barındırmayan delillerle yürür.
İlk büyük iddia, banka hesabından çekilen yüklü paraydı. Şikayetçi taraf, okları hemen aile üyelerine çevirdi. Ancak unuttukları bir şey vardı: Modern dünyada hiçbir ATM kör noktada değildir. Savcılık kanalıyla bankadan kamera kayıtları istendi. Sonuç? Parayı çekenlerin, suçlanan aile üyeleri olmadığı, failin tamamen üçüncü bir şahıs olduğu ortaya çıkmak üzere. Kamera lensi, atılan asılsız iftirayı ilk saniyede çürüttü.
İkinci perde, evde yaşandığı iddia edilen şiddet ve mala zarar verme senaryosuydu. Evdeki eşyaların kırıldığı iddia ediliyordu. Fakat en başta, mağdur olduğu öne sürülen babanın kendisi adaletin karşısına çıkıp, "Bana şiddet uygulanmadı, böyle bir şey yaşanmadı" diyerek iddiaları bizzat yalanladı. Üstelik evdeki kamera kayıtları incelendiğinde ortada yükselen bir ses vardı evet; ama o ses suçlanan evladın değil, babanın kendi doğal ses tonuydu. Yaşlılığın getirdiği o yüksek sesli, olağan ev içi diyaloglar, birileri tarafından "şiddet" diye servis edilmeye çalışılmıştı. Ne bir kırılan eşya vardı, ne de ortada bir arbede...
Son darbe ise eşe yönelik "tehdit" iddiasıyla vurulmak istendi. Ancak ne bir kamera kaydı, ne bir ses kaydı, ne de bu iddiayı doğrulayacak tek bir şahit vardı ortada. Hukukta buna "soyut iddia" denir. Yani altı boş, arkası boş, içi boş bir itham. Ceza hukukunun en kutsal ilkelerinden biri olan "Şüpheden sanık yararlanır" kuralı, arkasında hiçbir iz ve şahit bırakmayan bu iddiayı da tarihin çöp sepetine göndermeye yetiyor.
Bu dosya bizlere bir kez daha gösteriyor ki; adalet mülkün temelidir ve o temel, dedikodularla değil somut delillerle yükselir. İnsanları karalamak, adli makamları asılsız iddialarla meşgul etmek kolaydır; ancak günün sonunda kamera kayıtları konuşur, şahitlerin yokluğu bağırır ve gerçeğin kendisi tüm çıplaklığıyla parıldar.
Haklı olanın müsterih olduğu, asılsız ithamlarda bulunanların ise "iftira" suçuyla yüzleşeceği o adil günlerin inancıyla...

