| KAPAĞI AÇILAN KİTAP -XXI|MERSİN DEDİKLERİ BİR LİMANDI ASLINDA| Yazar: Abdullah AYAN | Tanıtım: Hilmi DULKADİR | 27 Aralık 2025 |
*
KİTABIN KÜNYESİ
Adı: Mersin Dedikleri Bir Limandı Aslında, Yazar: Abdullah Ayan / Editör: Ahmet Yiğit / Kapak ve Tasarım: Muhammed Yıldız, Ahmet Yiğit / Yayın Kurulu: Hasan Engin, Mehmet Ali Akdemir, Prof. Dr. Yusuf Zeren/ Yayınlayan Kuruluş: MESİAD (Mersin Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği) / Baskı: Ulusoy Matbaa, Adana/ Yayın Yılı: 2019/ Syf. Sayısı: 137
*
Giriş:
Kitabın kapağı, MESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Engin’in, Mersin’in sorunlarına ve gelecek potansiyeline dair görüşlerini içeren bir sunuş yazısıyla açılıyor. Engin, kentin hafızasının oluşturulmasının önemine vurgu yaparak, araştırmacı-yazar Abdullah Ayan’ın bu değerli çalışmasını takdirle karşıladıklarını belirtiyor. Yazarın önsözü ise, 150 yıllık “genç” Mersin’in öyküsünün, aslında limanın öyküsü olduğunu ilan ediyor.
*
Neden Bu Kitap?
Bu yazıyı kaleme almamın ardında basit bir kitap tanıtımından daha derin bir amaç var. Çünkü, inanıyorum ki, bir şehrin geçmişini bilmek, onun geleceğini inşa etmenin en sağlam yoludur. Abdullah Ayan’ın bu eseri, işte bize tam da bu geçmişin kapısını aralıyor.
MESİAD’ın katkılarıyla yayınlanan “Mersin Dedikleri Bir Limandı Aslında”, şehre dair bildiğimizi sandığımız her şeyi, titizlikle toplanmış belgelerin, gazete kupürlerinin, resmi yazışmaların soğuk ama aydınlatıcı ışığında yeniden sorgulatıyor. Bu, bir tarih anlatısı olmaktan çıkmış; 150 yıllık bir ekonomik, sosyal ve siyasi seyrin, bir şehrin omurgasını nasıl inşa ettiğinin ve bazen nasıl çatlattığının kaydı olmuştur.
Bugün Mersin’de hangi konuyu tartışırsak tartışalım –ister yeni bir liman projesi ister kentsel dönüşüm ister seller ister sanayi yatırımı– aslında farkında olmadan bu kitabın sayfalarında anlatılan çabaların, hataların ve fırsatların bir tekrarını yaşıyoruz.
Kitap bize diyor ki: “Bakın, 1930’da da sel oldu, aynı yerler battı, aynı ekonomik kayıplar yaşandı. 1950’lerde de liman için siyasi irade arandı. Siz bugün, bu tarihi bilmeden, aynı taşlara mı basıyorsunuz?”
İşte bu yüzden bu kitap, geçmişi anlatmıyor; bir şehrin hafızasını onarıyor. Unuttuğumuz dersleri, gömdüğümüz projeleri, kaybettiğimiz cesareti ve nihayetinde kendi kaderimizi inşa etme irademizi hatırlatıyor. Ayan’ın araştırmacı-yazar olma titizliği ve iş insanı pragmatizmiyle kaleme aldığı bu eser, Mersin’i anlamak isteyen herkes için vazgeçilmez bir rehber.
Bu yazı, işte bu rehberin içindeki zenginliği, dört ana eksende önünüze sermek için kaleme alındı. Çünkü ancak hafızasını bilen, geleceğini inşa edebilir.
*
1. Bölüm:
Kumsaldaki İmparatorluk: Bir Liman Fikrinin Doğuşu ve Finansın Öncüleri:
Abdullah Ayan’ın eseri, okuru 1850’lerin sonundaki bir kumsala bırakıyor. Burası, Sultan kayıtlarında bile yeri bulunmayan, “Mersin iskelesi nam mahal”den ibaret bir nokta. Peki ne oldu da bu nokta, 30 yıl gibi insan ömrüne sığacak bir sürede, İstanbul ve İzmir’den sonra Anadolu’nun üçüncü Ticaret Odası’na ev sahipliği yapan bir merkeze dönüştü?
Ayan’ın belgelerle izini sürdüğü cevap, birbiriyle örgülü iki dinamikte yatıyor: Süveyş Kanalı’nın açgözlü iştahı ve Çukurova’nın pamuk bereketi. Kanal inşaatı için Torosların sedir ormanları yağmalanır, keresteler derelerle Mersin sahillerine taşınır. Bu akış, dünya ticaret rotasını bu kumsala çevirir. Ardından pamuk ekiminin yaygınlaşmasıyla ihracat patlar.
Ayan, bu ekonomik patlamanın sosyal ve kurumsal izdüşümlerini kayıt altına alıyor: 1890’lara gelindiğinde, 12 ülkenin konsolosluğu bu genç kenttedir. Deutsche Orient Bank, Banque de Syrie, Selanik Bankası mantar gibi biter. Ziraat Bankası, kuruluşundan sadece 4 ay sonra, 1 Ocak 1889’da Mersin’de faaliyete geçer. Kent, finansal anlamda da bir “açık kapı”dır.
Ancak bir çelişki vardır: Ticaret canlanmış, bankalar gelmiş, ama gerçek bir liman hâlâ yoktur.
Gemiler açıkta demir atar, yükleme-boşaltma ilkel mavnalarla, fırtınalı havada bin bir müşkülatla yapılır. 1929’da Yeni Mersin gazetesinde yayınlanan bir tüccar şikâyet raporu, bu ilkelliğin ekonomik bedelini döker: Mallar iskeleye yığılır, vapurlar bekleyemez gider, mavna sırası kavgaları, fahiş navlunlar, ıslanıp telef olan emtia… Liman bir rüyadır, ama bu rüya olmadan ticaretin sancısı dayanılmazdır. İşte Ayan’ın kitabı, bu sancılı rüyanın 150 yıllık kaydını tutmaya başlar.
*
2. Bölüm:
Teknolojinin Yavaş Adımları ve Doğanın Gazabı: İletişimle İmtihan, Sellerle Hesaplaşma:
Ayan, makroekonomik resmi çizerken, Mersinlilerin gündelik hayatındaki devrimleri ve felaketleri de unutmaz. Bu bölüm, iletişimin sancılı doğuşu ile doğanın tekerrür eden gazabının kesişiminde dolaşır.
“Telefonun Gelişim Süreci” başlı başına bir trajikomedidir. 1926’daki 50 hatlı manuel santralde her görüşme, santral memurunun insafına kalmıştır. Ayan’ın aktardığı 1940 tarihli bir okur mektubu, “Ahmet’i ararsın, Mehmet çıkar” diye haykırır. Şehirler arası görüşme, Adana-Kayseri-Ankara-İstanbul santrallerindeki memurların keyfine bağlıdır. Ancak “acele” ve “yıldırım” tarifeleri icat edilince, para önceliği satın alır. 1949’da otomatik santral, bu ilkel çağı kapar.
Fakat Mersin’in asıl kronik imtihanı, sellerdir. Ayan, 1930’dan 1968’e her on yılda bir gelen afeti, gazete sayfalarından aktararak bir ‘sel kronolojisi’ oluşturur. 1935’te Cumhuriyet kutlamalarını, 1951’de Uray Caddesi’ndeki lüks mağazaları bastıran sular, sadece sokakları değil, ekonomik hayatı felç eder. 1959 seli o kadar şiddetlidir ki, Mersin, musluklarından su akmayan bir şehre dönüşür. Su şebekesi çökmüştür.
Ancak doruk nokta, 27 Aralık 1968’de yaşanır. Birkaç saatte metrekareye 200 kg yağmur düşer. Müftü Deresi bir canavara dönüşür, tarihi taş köprüyü yerinden söker, etrafındaki apartmanları yıkar. Ayan’ın rakamları çarpıcıdır: Sadece Mersin ve Tarsus’ta 170 bin dönüm ekili arazi sular altında kalır, çiftçinin zararı 210 milyon lirayı aşar. Bu, bir doğal afetten çok, ekonomik bir kıyımdır. Büyük narenciye bahçeleri, bir gecede yok olmuştur. Ayan’ın aktardığı en trajik detaylardan biri, selde boğulan 300 baş koyunun, kimi kasaplarca kesilip satılmaya çalışılmasıdır; afetin yarattığı ahlaki ve ekonomik çöküşün sembolüdür bu.
Ancak, Ayan’ın (Aralık 2011’de Düzenlenen Kent Sempozyumu bildirisinin 2011’de revize edilen metni) çalışması, geçmişin afetleriyle kalmaz, geleceğin fırsatlarını da kaydeder. Özellikle küresel ısınma nedeniyle Akdeniz havzasında yaşanan kuraklığın, aynı iklim kuşağındaki rakip bölgeleri (örneğin İspanya'nın Murcia bölgesini) tarımsal anlamda çöküşe sürüklerken, Mersin’e -Torosların yamacındaki konumu, Berdan ve Göksu gibi zengin su kaynakları sayesinde- inanılmaz bir tarımsal üstünlük ve küresel fırsatlar sunduğunu ortaya koyar. Bugün yaşadığımız iklim krizi, aslında Mersin’in yüz yıllık su ve tarım mücadelesini yeni ve çok daha kritik bir bağlama taşımaktadır.
*
3. Bölüm:
Servetin Rotası: Bankalar, Kliring Altını ve Devrin Ekonomik Aktörleri:
Ayan’ın “iş insanı” kimliği, bu bölümde öne çıkar. Kitap, Mersin’in ekonomik hafızasını, yabancı bankalarla birlikte, yerli sermayenin cesur atılımları ve uluslararası anlaşmaların yarattığı dalgalarla da anlatır.
Yerel sermayenin sembolü, 1929’da kurulan Mersin Ticaret Bankası’dır. Şevket Sümer, Niyazi Develi gibi isimlerin öncülüğündeki bu 100 bin liralık girişim, küresel kriz ve savaşın gölgesinde 1941’de tasfiye olur. Satılık gayrimenkul ilanı, bir dönemin hüznünü yansıtır.
Ekonomik tarihin belki de en ilginç sayfaları, Merkez Bankası Mersin Şubesi ve “kliring” anlaşmalarıdır. Ayan, burada bir ekonomist titizliğiyle, Sovyetler Birliği ile yapılan takas sisteminin, Mersin narenciyesine nasıl “altın bir çağ” yaşattığını rakamlarla ortaya koyar. 1960’ta bin tonla başlayan ihracat, 1980’de 50 bin tona ulaşır. İhracatçı, malını yüklediği an Türk lirasını Merkez Bankası’ndan alır; risksiz, garantili bir sistem. Mersin’in limonu, İskenderun Demir Çelik’in bedelini öder.
Ayan’ın bizzat tanık olduğu 24 Ocak 1980 Kararları, bu çağı ani bir frenle bitirir. Turgut Özal’ın Mersin’deki ihracatçılara söylediği sözler nettir: “Kliringi kaldırıyoruz… Başkaları çıkar alır.” Bu, sektörde sancılı bir dönüşüm başlatır. Kitap, küresel ekonomi politiğin, bir şehrin ana sektörünü nasıl savurduğunu da göstermektedir.
Bu bölüm aynı zamanda Bodossaki ve Mavromati gibi efsanevi tüccar-sanayicilerin hikayeleriyle renklenir. Onların kurduğu fabrikalar, işlettikleri dekovil hatları, Mersin’in erken sanayileşme çabasının kilometre taşlarıdır. Ayan, bu isimleri anlatırken, şehrin ekonomik kimliğinin sadece limandan değil, bu cesur girişimcilerin omuzlarında da yükseldiğini hatırlatır.
Kitap, aynı zamanda, Mersin’in yakın tarihindeki en önemli sosyo-ekonomik dönüşümlerden birine, 1990’lardaki terör kaynaklı kitlesel göçe de ışık tutar. Ayan’a göre sorun göçün kendisinde değil, yönetilememesindedir. Kent, gelen nüfusa nitelikli istihdam ve kentlilik bilinci sunamamış, bu da büyük bir potansiyeli tehdide dönüştürmüştür. Ancak yazar, bu eğitimsiz nüfusun, ihtiyaç duyulan alanlarda eğitilmesi halinde, geçmişin en ciddi tehdidinin geleceğin en büyük fırsatına dönüşebileceği konusunda ısrarlıdır. Öte yandan, kitabın geleceğe bakan vizyoner tarafı, Mersin’in aynı zamanda tam zıt bir göçmen profilini de çekme potansiyeline işaret eder, büyük şehirlerden kaçan, nispeten eğitimli emekliler ve üniversite öğrencileri. İklim avantajı, demokratik ortamı ve hoşgörüsüyle Mersin, yüksek öğretimde bir cazibe merkezi olabileceği gibi, dünyada hızla yayılan eko-turizm ve ekolojik yaşam alanları trendi için de benzersiz fırsatlar barındırmaktadır. Bu perspektif, Mersin’in ekonomik hafızasının ticaret ve sanayiden değil, demografik hareketlilikten ve onu yönetme becerisinden de geçtiğini gösterir.
*
4. Bölüm:
Yüzyıllık Rüyanın İnşası: Liman, Siyaset ve Nihayet Kavuşma:
Kitabın kalbi ve ismini aldığı bölüm, liman inşaatının destansı mücadelesidir. Bu, bir mühendislik projesi olmaktan öte, bir siyasi irade, yerel dayanışma ve tarihsel talihsizlikler sarmalıdır.
Hikâye, 1910’da İttihatçı bakanlarla başlar, Kurtuluş Savaşı, Fransız şirketiyle yapılıp Meclis’te reddedilen anlaşma derken hep ertelenir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkarılan özel kanunlar bile (1924, 1927) doğudaki isyanlar nedeniyle bütçe ayrılamadığı için rafa kalkar.
Ayan’ın en renkli anlattığı dönem, 1926’da kurulan “Mersin Liman İşleri Türk Anonim Şirketi”dir. Belediye, Ticaret Odası, hususi idarenin ortak olduğu bu yerel teşebbüs, beş iskeleyi ve mavna filosunu işletir. Kâr eder, büyür, ama açık denizin ve fırtınaların riskini aşamaz. 1942’de Milli Korunma Kanunu ile devlete devredilir.
Mersin, bu arada rakip İskenderun’a kaptırır öncülüğü. Ta ki 1954’e, Demokrat Parti iktidarına ve Meclis Başkanı Refik Koraltan’ın kişisel hamlesine kadar… Ayan’ın aktardığı o coşkulu an, kitabın en duygusal sayfalarıdır: 1 Nisan 1954’te Hollanda Kraliyet Şirketi’ne ihale. Mersin’den kalkan 30 otobüs dolusu insan Ankara’ya gider. Gazeteler “BUGÜN BAYRAM” manşeti atar. İnşaat hızla ilerler. İlk gemiler 27 Nisan 1960’ta yanaşır.
Ve tarihin acımasız ironisi: Resmi açılış tarihi 27 Mayıs 1960’tır. Mersin, limanına kavuştuğu sabah, darbeyle uyanır. Limanın mimarı Refik Koraltan, Yassıada’da idamla yargılanır.
Ayan, bu finalle, Mersin’in hikâyesinin bitmediğini, yeni bir perdeye geçtiğini ima eder. Aslında kitap, bu yeni perdenin sahnesini de 2011 itibariyle çizer. Bugünün Konteyner Terminal Limanı (KTL) tartışmaları, sadece bir rıhtım inşaatı değil, dünya ticaretindeki baş döndürücü büyümeye (10 milyon+ konteyner kapasiteli limanlar çağına) ayak uydurma ve Doğu Akdeniz’in lojistik merkezi olma mücadelesidir. Ayan’ın aktardığı projeksiyonlar, yeni Çukurova Havalimanı’nın, Yenice Lojistik Merkezi’nin ve bu ikisini denizle entegre edecek sistemin, Mersin’i bir liman kenti olarak değil, deniz-kara-hava bağlantılı küresel bir aktarma üssü yapma potansiyelini ortaya koyar. Ve belki de en vizyoner öngörüsü, enerji alanındadır. Yılda 300 gün güneş alan bu coğrafyanın, nükleer tehdidi değil, güneş enerjisi fırsatını değerlendirerek, teknoloji ihraç eden bir “güneş enerjisi enstitüsü” merkezi olabileceğini savunur.
Kitap, bu şehrin kaderinin, bir liman fikri etrafında nasıl şekillendiğini, ekonomisinin sellerle, siyasetin çarklarıyla, uluslararası anlaşmalarla nasıl yoğrulduğunu, belgelerin soğuk ışığı altında ama insani bir sıcaklıkla önümüze serer. Ancak aynı zamanda, bu tarihi temelin üzerine, göçü yöneterek, suyu akıllıca kullanarak, lojistik ve enerji devrimlerini yakalayarak çok daha parlak bir gelecek inşa edilebileceğine dair güçlü bir inancı ve yol haritasını da barındırır.
Okur, sayfaları kapattığında, Mersin’i değil, Türkiye’nin modernleşme çabasının taşrada nasıl yaşandığını ve nasıl bir geleceğe evrilebileceğini daha iyi anlayacaktır.
*
Son Söz:
Bu kitap, Mersin için bir nostalji albümü olmayıp, bir uyanış çağrısıdır. MESİAD’ın bu değerli çalışmayı yayınlaması, sanayici ve iş insanlarının sadece bugünü değil, dünü de anlamanın önemine inandıklarının bir göstergesidir. Okumak, anlamak ve ders çıkarmak umuduyla…
Anasayfa
Yazarlar
Hilmi Dulkadir
Yazı Detayı
Bu yazı 227 kez okundu.
KÜLTÜR YAZILARI... KAPAĞI AÇILAN KİTAP -XXI|MERSİN DEDİKLERİ BİR LİMANDI ASLINDA
| KAPAĞI AÇILAN KİTAP -XXI|MERSİN DEDİKLERİ BİR LİMANDI ASLINDA| Yazar: Abdullah AYAN | Tanıtım: Hilmi DULKADİR | 27 Aralık 2025 |
*
KİTABIN KÜNYESİ
Adı: Mersin Dedikleri Bir Limandı Aslında, Yazar: Abdullah Ayan / Editör: Ahmet Yiğit / Kapak ve Tasarım: Muhammed Yıldız, Ahmet Yiğit / Yayın Kurulu: Hasan Engin, Mehmet Ali Akdemir, Prof. Dr. Yusuf Zeren/ Yayınlayan Kuruluş: MESİAD (Mersin Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği) / Baskı: Ulusoy Matbaa, Adana/ Yayın Yılı: 2019/ Syf. Sayısı: 137
*
Giriş:
Kitabın kapağı, MESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Engin’in, Mersin’in sorunlarına ve gelecek potansiyeline dair görüşlerini içeren bir sunuş yazısıyla açılıyor. Engin, kentin hafızasının oluşturulmasının önemine vurgu yaparak, araştırmacı-yazar Abdullah Ayan’ın bu değerli çalışmasını takdirle karşıladıklarını belirtiyor. Yazarın önsözü ise, 150 yıllık “genç” Mersin’in öyküsünün, aslında limanın öyküsü olduğunu ilan ediyor.
*
Neden Bu Kitap?
Bu yazıyı kaleme almamın ardında basit bir kitap tanıtımından daha derin bir amaç var. Çünkü, inanıyorum ki, bir şehrin geçmişini bilmek, onun geleceğini inşa etmenin en sağlam yoludur. Abdullah Ayan’ın bu eseri, işte bize tam da bu geçmişin kapısını aralıyor.
MESİAD’ın katkılarıyla yayınlanan “Mersin Dedikleri Bir Limandı Aslında”, şehre dair bildiğimizi sandığımız her şeyi, titizlikle toplanmış belgelerin, gazete kupürlerinin, resmi yazışmaların soğuk ama aydınlatıcı ışığında yeniden sorgulatıyor. Bu, bir tarih anlatısı olmaktan çıkmış; 150 yıllık bir ekonomik, sosyal ve siyasi seyrin, bir şehrin omurgasını nasıl inşa ettiğinin ve bazen nasıl çatlattığının kaydı olmuştur.
Bugün Mersin’de hangi konuyu tartışırsak tartışalım –ister yeni bir liman projesi ister kentsel dönüşüm ister seller ister sanayi yatırımı– aslında farkında olmadan bu kitabın sayfalarında anlatılan çabaların, hataların ve fırsatların bir tekrarını yaşıyoruz.
Kitap bize diyor ki: “Bakın, 1930’da da sel oldu, aynı yerler battı, aynı ekonomik kayıplar yaşandı. 1950’lerde de liman için siyasi irade arandı. Siz bugün, bu tarihi bilmeden, aynı taşlara mı basıyorsunuz?”
İşte bu yüzden bu kitap, geçmişi anlatmıyor; bir şehrin hafızasını onarıyor. Unuttuğumuz dersleri, gömdüğümüz projeleri, kaybettiğimiz cesareti ve nihayetinde kendi kaderimizi inşa etme irademizi hatırlatıyor. Ayan’ın araştırmacı-yazar olma titizliği ve iş insanı pragmatizmiyle kaleme aldığı bu eser, Mersin’i anlamak isteyen herkes için vazgeçilmez bir rehber.
Bu yazı, işte bu rehberin içindeki zenginliği, dört ana eksende önünüze sermek için kaleme alındı. Çünkü ancak hafızasını bilen, geleceğini inşa edebilir.
*
1. Bölüm:
Kumsaldaki İmparatorluk: Bir Liman Fikrinin Doğuşu ve Finansın Öncüleri:
Abdullah Ayan’ın eseri, okuru 1850’lerin sonundaki bir kumsala bırakıyor. Burası, Sultan kayıtlarında bile yeri bulunmayan, “Mersin iskelesi nam mahal”den ibaret bir nokta. Peki ne oldu da bu nokta, 30 yıl gibi insan ömrüne sığacak bir sürede, İstanbul ve İzmir’den sonra Anadolu’nun üçüncü Ticaret Odası’na ev sahipliği yapan bir merkeze dönüştü?
Ayan’ın belgelerle izini sürdüğü cevap, birbiriyle örgülü iki dinamikte yatıyor: Süveyş Kanalı’nın açgözlü iştahı ve Çukurova’nın pamuk bereketi. Kanal inşaatı için Torosların sedir ormanları yağmalanır, keresteler derelerle Mersin sahillerine taşınır. Bu akış, dünya ticaret rotasını bu kumsala çevirir. Ardından pamuk ekiminin yaygınlaşmasıyla ihracat patlar.
Ayan, bu ekonomik patlamanın sosyal ve kurumsal izdüşümlerini kayıt altına alıyor: 1890’lara gelindiğinde, 12 ülkenin konsolosluğu bu genç kenttedir. Deutsche Orient Bank, Banque de Syrie, Selanik Bankası mantar gibi biter. Ziraat Bankası, kuruluşundan sadece 4 ay sonra, 1 Ocak 1889’da Mersin’de faaliyete geçer. Kent, finansal anlamda da bir “açık kapı”dır.
Ancak bir çelişki vardır: Ticaret canlanmış, bankalar gelmiş, ama gerçek bir liman hâlâ yoktur.
Gemiler açıkta demir atar, yükleme-boşaltma ilkel mavnalarla, fırtınalı havada bin bir müşkülatla yapılır. 1929’da Yeni Mersin gazetesinde yayınlanan bir tüccar şikâyet raporu, bu ilkelliğin ekonomik bedelini döker: Mallar iskeleye yığılır, vapurlar bekleyemez gider, mavna sırası kavgaları, fahiş navlunlar, ıslanıp telef olan emtia… Liman bir rüyadır, ama bu rüya olmadan ticaretin sancısı dayanılmazdır. İşte Ayan’ın kitabı, bu sancılı rüyanın 150 yıllık kaydını tutmaya başlar.
*
2. Bölüm:
Teknolojinin Yavaş Adımları ve Doğanın Gazabı: İletişimle İmtihan, Sellerle Hesaplaşma:
Ayan, makroekonomik resmi çizerken, Mersinlilerin gündelik hayatındaki devrimleri ve felaketleri de unutmaz. Bu bölüm, iletişimin sancılı doğuşu ile doğanın tekerrür eden gazabının kesişiminde dolaşır.
“Telefonun Gelişim Süreci” başlı başına bir trajikomedidir. 1926’daki 50 hatlı manuel santralde her görüşme, santral memurunun insafına kalmıştır. Ayan’ın aktardığı 1940 tarihli bir okur mektubu, “Ahmet’i ararsın, Mehmet çıkar” diye haykırır. Şehirler arası görüşme, Adana-Kayseri-Ankara-İstanbul santrallerindeki memurların keyfine bağlıdır. Ancak “acele” ve “yıldırım” tarifeleri icat edilince, para önceliği satın alır. 1949’da otomatik santral, bu ilkel çağı kapar.
Fakat Mersin’in asıl kronik imtihanı, sellerdir. Ayan, 1930’dan 1968’e her on yılda bir gelen afeti, gazete sayfalarından aktararak bir ‘sel kronolojisi’ oluşturur. 1935’te Cumhuriyet kutlamalarını, 1951’de Uray Caddesi’ndeki lüks mağazaları bastıran sular, sadece sokakları değil, ekonomik hayatı felç eder. 1959 seli o kadar şiddetlidir ki, Mersin, musluklarından su akmayan bir şehre dönüşür. Su şebekesi çökmüştür.
Ancak doruk nokta, 27 Aralık 1968’de yaşanır. Birkaç saatte metrekareye 200 kg yağmur düşer. Müftü Deresi bir canavara dönüşür, tarihi taş köprüyü yerinden söker, etrafındaki apartmanları yıkar. Ayan’ın rakamları çarpıcıdır: Sadece Mersin ve Tarsus’ta 170 bin dönüm ekili arazi sular altında kalır, çiftçinin zararı 210 milyon lirayı aşar. Bu, bir doğal afetten çok, ekonomik bir kıyımdır. Büyük narenciye bahçeleri, bir gecede yok olmuştur. Ayan’ın aktardığı en trajik detaylardan biri, selde boğulan 300 baş koyunun, kimi kasaplarca kesilip satılmaya çalışılmasıdır; afetin yarattığı ahlaki ve ekonomik çöküşün sembolüdür bu.
Ancak, Ayan’ın (Aralık 2011’de Düzenlenen Kent Sempozyumu bildirisinin 2011’de revize edilen metni) çalışması, geçmişin afetleriyle kalmaz, geleceğin fırsatlarını da kaydeder. Özellikle küresel ısınma nedeniyle Akdeniz havzasında yaşanan kuraklığın, aynı iklim kuşağındaki rakip bölgeleri (örneğin İspanya'nın Murcia bölgesini) tarımsal anlamda çöküşe sürüklerken, Mersin’e -Torosların yamacındaki konumu, Berdan ve Göksu gibi zengin su kaynakları sayesinde- inanılmaz bir tarımsal üstünlük ve küresel fırsatlar sunduğunu ortaya koyar. Bugün yaşadığımız iklim krizi, aslında Mersin’in yüz yıllık su ve tarım mücadelesini yeni ve çok daha kritik bir bağlama taşımaktadır.
*
3. Bölüm:
Servetin Rotası: Bankalar, Kliring Altını ve Devrin Ekonomik Aktörleri:
Ayan’ın “iş insanı” kimliği, bu bölümde öne çıkar. Kitap, Mersin’in ekonomik hafızasını, yabancı bankalarla birlikte, yerli sermayenin cesur atılımları ve uluslararası anlaşmaların yarattığı dalgalarla da anlatır.
Yerel sermayenin sembolü, 1929’da kurulan Mersin Ticaret Bankası’dır. Şevket Sümer, Niyazi Develi gibi isimlerin öncülüğündeki bu 100 bin liralık girişim, küresel kriz ve savaşın gölgesinde 1941’de tasfiye olur. Satılık gayrimenkul ilanı, bir dönemin hüznünü yansıtır.
Ekonomik tarihin belki de en ilginç sayfaları, Merkez Bankası Mersin Şubesi ve “kliring” anlaşmalarıdır. Ayan, burada bir ekonomist titizliğiyle, Sovyetler Birliği ile yapılan takas sisteminin, Mersin narenciyesine nasıl “altın bir çağ” yaşattığını rakamlarla ortaya koyar. 1960’ta bin tonla başlayan ihracat, 1980’de 50 bin tona ulaşır. İhracatçı, malını yüklediği an Türk lirasını Merkez Bankası’ndan alır; risksiz, garantili bir sistem. Mersin’in limonu, İskenderun Demir Çelik’in bedelini öder.
Ayan’ın bizzat tanık olduğu 24 Ocak 1980 Kararları, bu çağı ani bir frenle bitirir. Turgut Özal’ın Mersin’deki ihracatçılara söylediği sözler nettir: “Kliringi kaldırıyoruz… Başkaları çıkar alır.” Bu, sektörde sancılı bir dönüşüm başlatır. Kitap, küresel ekonomi politiğin, bir şehrin ana sektörünü nasıl savurduğunu da göstermektedir.
Bu bölüm aynı zamanda Bodossaki ve Mavromati gibi efsanevi tüccar-sanayicilerin hikayeleriyle renklenir. Onların kurduğu fabrikalar, işlettikleri dekovil hatları, Mersin’in erken sanayileşme çabasının kilometre taşlarıdır. Ayan, bu isimleri anlatırken, şehrin ekonomik kimliğinin sadece limandan değil, bu cesur girişimcilerin omuzlarında da yükseldiğini hatırlatır.
Kitap, aynı zamanda, Mersin’in yakın tarihindeki en önemli sosyo-ekonomik dönüşümlerden birine, 1990’lardaki terör kaynaklı kitlesel göçe de ışık tutar. Ayan’a göre sorun göçün kendisinde değil, yönetilememesindedir. Kent, gelen nüfusa nitelikli istihdam ve kentlilik bilinci sunamamış, bu da büyük bir potansiyeli tehdide dönüştürmüştür. Ancak yazar, bu eğitimsiz nüfusun, ihtiyaç duyulan alanlarda eğitilmesi halinde, geçmişin en ciddi tehdidinin geleceğin en büyük fırsatına dönüşebileceği konusunda ısrarlıdır. Öte yandan, kitabın geleceğe bakan vizyoner tarafı, Mersin’in aynı zamanda tam zıt bir göçmen profilini de çekme potansiyeline işaret eder, büyük şehirlerden kaçan, nispeten eğitimli emekliler ve üniversite öğrencileri. İklim avantajı, demokratik ortamı ve hoşgörüsüyle Mersin, yüksek öğretimde bir cazibe merkezi olabileceği gibi, dünyada hızla yayılan eko-turizm ve ekolojik yaşam alanları trendi için de benzersiz fırsatlar barındırmaktadır. Bu perspektif, Mersin’in ekonomik hafızasının ticaret ve sanayiden değil, demografik hareketlilikten ve onu yönetme becerisinden de geçtiğini gösterir.
*
4. Bölüm:
Yüzyıllık Rüyanın İnşası: Liman, Siyaset ve Nihayet Kavuşma:
Kitabın kalbi ve ismini aldığı bölüm, liman inşaatının destansı mücadelesidir. Bu, bir mühendislik projesi olmaktan öte, bir siyasi irade, yerel dayanışma ve tarihsel talihsizlikler sarmalıdır.
Hikâye, 1910’da İttihatçı bakanlarla başlar, Kurtuluş Savaşı, Fransız şirketiyle yapılıp Meclis’te reddedilen anlaşma derken hep ertelenir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkarılan özel kanunlar bile (1924, 1927) doğudaki isyanlar nedeniyle bütçe ayrılamadığı için rafa kalkar.
Ayan’ın en renkli anlattığı dönem, 1926’da kurulan “Mersin Liman İşleri Türk Anonim Şirketi”dir. Belediye, Ticaret Odası, hususi idarenin ortak olduğu bu yerel teşebbüs, beş iskeleyi ve mavna filosunu işletir. Kâr eder, büyür, ama açık denizin ve fırtınaların riskini aşamaz. 1942’de Milli Korunma Kanunu ile devlete devredilir.
Mersin, bu arada rakip İskenderun’a kaptırır öncülüğü. Ta ki 1954’e, Demokrat Parti iktidarına ve Meclis Başkanı Refik Koraltan’ın kişisel hamlesine kadar… Ayan’ın aktardığı o coşkulu an, kitabın en duygusal sayfalarıdır: 1 Nisan 1954’te Hollanda Kraliyet Şirketi’ne ihale. Mersin’den kalkan 30 otobüs dolusu insan Ankara’ya gider. Gazeteler “BUGÜN BAYRAM” manşeti atar. İnşaat hızla ilerler. İlk gemiler 27 Nisan 1960’ta yanaşır.
Ve tarihin acımasız ironisi: Resmi açılış tarihi 27 Mayıs 1960’tır. Mersin, limanına kavuştuğu sabah, darbeyle uyanır. Limanın mimarı Refik Koraltan, Yassıada’da idamla yargılanır.
Ayan, bu finalle, Mersin’in hikâyesinin bitmediğini, yeni bir perdeye geçtiğini ima eder. Aslında kitap, bu yeni perdenin sahnesini de 2011 itibariyle çizer. Bugünün Konteyner Terminal Limanı (KTL) tartışmaları, sadece bir rıhtım inşaatı değil, dünya ticaretindeki baş döndürücü büyümeye (10 milyon+ konteyner kapasiteli limanlar çağına) ayak uydurma ve Doğu Akdeniz’in lojistik merkezi olma mücadelesidir. Ayan’ın aktardığı projeksiyonlar, yeni Çukurova Havalimanı’nın, Yenice Lojistik Merkezi’nin ve bu ikisini denizle entegre edecek sistemin, Mersin’i bir liman kenti olarak değil, deniz-kara-hava bağlantılı küresel bir aktarma üssü yapma potansiyelini ortaya koyar. Ve belki de en vizyoner öngörüsü, enerji alanındadır. Yılda 300 gün güneş alan bu coğrafyanın, nükleer tehdidi değil, güneş enerjisi fırsatını değerlendirerek, teknoloji ihraç eden bir “güneş enerjisi enstitüsü” merkezi olabileceğini savunur.
Kitap, bu şehrin kaderinin, bir liman fikri etrafında nasıl şekillendiğini, ekonomisinin sellerle, siyasetin çarklarıyla, uluslararası anlaşmalarla nasıl yoğrulduğunu, belgelerin soğuk ışığı altında ama insani bir sıcaklıkla önümüze serer. Ancak aynı zamanda, bu tarihi temelin üzerine, göçü yöneterek, suyu akıllıca kullanarak, lojistik ve enerji devrimlerini yakalayarak çok daha parlak bir gelecek inşa edilebileceğine dair güçlü bir inancı ve yol haritasını da barındırır.
Okur, sayfaları kapattığında, Mersin’i değil, Türkiye’nin modernleşme çabasının taşrada nasıl yaşandığını ve nasıl bir geleceğe evrilebileceğini daha iyi anlayacaktır.
*
Son Söz:
Bu kitap, Mersin için bir nostalji albümü olmayıp, bir uyanış çağrısıdır. MESİAD’ın bu değerli çalışmayı yayınlaması, sanayici ve iş insanlarının sadece bugünü değil, dünü de anlamanın önemine inandıklarının bir göstergesidir. Okumak, anlamak ve ders çıkarmak umuduyla…
Ekleme
Tarihi: 27 Aralık 2025 -Cumartesi
KÜLTÜR YAZILARI... KAPAĞI AÇILAN KİTAP -XXI|MERSİN DEDİKLERİ BİR LİMANDI ASLINDA
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.