Hilmi Dulkadir
Köşe Yazarı
Hilmi Dulkadir
 

KÜLTÜR YAZILARI... KAPAĞI AÇILAN KİTAP-XXVII | ÇALGININ ONDÖRTLÜSÜ - Şiir- | Berdan KARAGÖZ | Ss.101 | Tanıtım: Hilmi DULKADİR | 14 Şubat 2026

• Bugün sizlere, bir şiir kitabında yer alan seçilmiş şiirleri ve Mersin’de yaşayan yazarını tanıtacağım. Şiirleri sırayla değil; konuşur gibi, iç içe, mısraları birbirine değe değe anlatmak istiyorum. Tıpkı bir çalgının on dört telinin ayrı ayrı değil, birlikte titreşmesi gibi… •       Kitabın yazarı, Berdan Karagöz, (Karagöz, 1995), tam da Türkiye'nin şiir ikliminin "90'lı yıllar çöküşü" diye anılan 1995'in, o kasvetli dönemecinde, “Çalgının Ondörtlüsü” ile şöyle diyor: "Bizde şiir / Batık bir yelkenlinin derindeki rengidir". Bu cümle, bana göre, kitabın değil, şairin şiir üzerine düşüncesinin manifestosudur.       Önce yayınlamış olduğu kitapları arasında kısa bir gezinti yapalım.       1989 yılı. Giresun Lisesi'nden ortaokul arkadaşı Ümit Özşen ile yıllar sonra karşılaşır. Ümit, "Bu şiirlerden kitap yapalım" der. Kendi emeğiyle, kendi sermayesiyle “Güneş Yüzlüm” adlı şiir kitabını yayınlar. Hâlâ görüşürler. Şair daha yolun başındadır. Şiirleri vardır, heyecanı vardır, bir de "Anayaso" şiirinin yazarı Şemsi Belli'ye gitme cesareti vardır. İstanbul'a gider, kendini tanıtır. Şemsi Belli, o büyük usta, onunla çokça sohbet eder, destek olur, sahip çıkar. O yıllarda şairimizin kameti Mersin'dir, hâlâ öyle…       Şemsi Belli sorar: "Mersin'de Hilmi Dulkadir'i tanıyor musun?"       "Hayır" der şair.       "Bak, ona gideceksin. Kendini tanıtacaksın. Senin şiirlerini ben çok beğendim, bunu ona söyleyeceksin."       Mersin'e döner. Bu satırların yazarını bulur. Sonradan şiirleriyle çok ilgilendiğimi, şiirlerinin birçoğunu, Halk Eğitimi Merkezi'nde çıkarmakta olduğum “İçel Kültürü” adlı dergide yayımladığımı, ziyaretime sıkça geldiğini belirtir…       Berdan Kargöz’ün yayımlanan ilk kitabında "Görkemin Kemgörüleni" adlı bir şiir vardır. Konya'da yazılmıştır. Kubadabat Sarayı konu edilir. Bendeniz, Berdan Karagöz’ü Dr. Mehmet Önder'e (Halkbilimci, Şair, Yazar, Kültür Bakanlığı Kültür Müsteşarı) gönderdiğimi söyler. Konya'da görüşürler o bilge insanla, o ulu çınarla… Şiirini okur, okumasını istemiştir çünkü. Sonra Mehmet Önder hayretle sorar: "Ben seni tanımıyorum. Ama niye tanımıyorum? Kimsin, nerelisin, necisin? Şimdiye kadar seni tanımış olmalıydım…" der. Bu, şiirine duyduğu hayranlıktan kaynaklı bir övgü sözüdür. Ne var ki şairimiz Berdan Karagöz bir an boş bulunur ve "Ben de sizi tanımıyorum" der… Ama bu söz o koca çınarı incitmiştir (bu nedenle ben ona “Deli Berdan” demişimdir). Yıllar sonra, Mehmet Önder'in vefatından evvel, Ankara'da bir resim sergisinde şairin yağlıboya tablolarından birini alır, Mehmet Önder'in İş Bankası'ndaki makamına gidip kendisine takdim eder. Özür diler.       Sonra “Denize Ağlayan Kadınlar” (1990) gelir. Bu kez yayıncı, Yusuf Hayaloğlu'dur. Bir başka ustanın himayesi…       Ardından Adana'da Aysel Yenidoğanay'ın çıkardığı “Zamana Akan Nehir” (1993). Sonra İstanbul'da, Kadıköy'de Oğuz Özdem'in Atika Yayınları'ndan “Çalgının Ondörtlüsü” (1995). Ve Hayri Bildik'in Toplumsal Dönüşüm Yayınları'ndan “Vahşi ve Özgür” (1996) ile “Sonsuzluk Ormanında Bir Zaman Şiiri (1998)…       Her kitabı bir dost eli, her kitap bir emek, her kitap "bir kez doğup bin kez ölmeye / Var olmak diye aldanalım".       Ve şimdi, bütün bu halkanın içinde, şairin anılarını, o günleri, o kapıları sizlere açayım. Bu yönüyle ben H. Dulkadir, sanılmasın ki yalnızca okuyucuyum, aynı zamanda tanığım. Taşıyıcıyım. Her hafta cumartesi sabahlarının, kapağı açılan kitapların, şiirlerin, yazarların hâlâ bir yerlerde nefes aldığını hatırlatanlardan biriyim… •       Şimdi asıl meseleye, Berdan Karagöz’ün yazdığı “Çalgının Ondörtlüsü” adlı şiir kitabına gelelim:       Bu kitap, ele alındığında sizi önce adıyla karşılıyor. ”çalgı”; saz, türkü, halkın sesi. “Ondörtlü”; bir müzikal form, belki de on dörtlü şiirlerden oluşan bir yapı. Ama bence daha fazlası: Ondört tel, ondört dize, ondört duygu. Şair, bu adla, şiirin musikiyle olan kan bağını yeniden kuruyor. Ve bunu yaparken, 90'lar şiirinin "bireysel içe kapanma" krizine inat, toplumcu damarı asla yitirmiyor.       Kitapta 69 şiir var. Ama bu 69 şiir, birbirinin tekrarı değil; birbirini tamamlayan, birbirine ses veren, bazen birbirine itiraz eden bir bütünün parçaları. Ben bu bütünü, şairin kendi sözcükleriyle üç ana damarda topluyorum:       • Birinci damar: Bellek ve zaman       Bellek, Berdan Karagöz'ün şiirinde bir çarşıdır: "Ölü dükkanlar çarşısı gözlerime / Kapıları suskun durur" (s.20). Zaman ise o çarşıda dolaşan, kepenkleri aralayan, tozlu rafları silkeleyen bir bekçi. "Zaman değdikçe tahta kepenkler savrulur".       Bu dizede zaman, fiziksel bir varlık gibidir; dokunabilirsiniz, sesini duyabilirsiniz. Karagöz'ün bellekle kurduğu ilişki, hep böyle somut, böyle maddeseldir. "Meğer bir günbatımı kadar kısa değilmiş / Çoğu kez yaşam" dizesi, kitabın en vurucu cümlelerinden biridir. Bu, yaşamın uzunluğuna değil, ağırlığına dair bir tespittir.       “Gizil'de (s.9) bellek, bir kıyamet sahnesiyle başlar: "Önce dağlar ölecek / Evrende bir matem çiçeği söyleyecek gözlerin". Dağlar, şairin kendi yücelikleridir; önce onlar ölür, sonra ırmak, yani duygu. "Zulme perçin, perçin olabilirdim aslında" der ama o, "karmaşık bir akşam"ı seçer. Bu, romantik bireyin trajedisidir; direnmek varken hüznü seçmenin trajedisi…       “Leyl-i Nehar” (s.21) ise belleği gece ve gündüz ekseninde kurar. "Ben geceyi sessiz bulutlarla giderim" diye başlar, ama hemen ekler: "Benim gecelerimde vardiyaların alın teri". Bu ifade, geceyi bir duygu olarak görmekten ziyade, bir emek zamanı olarak görmektir. "Yılışık yosmalı meyhanelerde nefesim de kokmadı" dizesi, 80'ler ve 90'lar şiirinin meyhane romantizmine bir başkaldırıdır. Karagöz, kirlenmemiş bir saflıkta ısrar eder.       • İkinci damar: Aşk ve ayrılık       Berdan Karagöz'ün aşk şiirleri, klasik aşk şiirlerinden farklıdır. Onun aşkı, hep bir eksiklik, hep bir uzaklık, hep bir "nerdesin"dir. “Beyaz Telekli Güvercin” (s.43) anneler ve ölümler şiiri gibi görünür ama aslında bir aşk şiiridir: "Ve sen nerdesin değil / Annem / Yüzüme eğil". Annedir belki, sevgilidir belki, belki de ikisi birdir. Güvercin, beyaz telekleriyle masumiyeti simgeler; ama o bir “mülteci”dir aynı zamanda. 90'lar Türkiye'sinde, göçün, zorunlu yer değiştirmelerin, kayıpların şiiridir bu. Karagöz, toplumsal travmayı kişisel bir yakarışla birleştirmektedir.       Yağmur Gemileri (s.31) özlemin en güzel tariflerinden birini sunar: "Sesine gelmeyeli / Uykuna girmeyeli / Akşamlarımı yedeğinde götüren yağmur gemileridir". Yağmur gemileri, Karagöz'ün imge dünyasında özgün bir buluştur. Gemiler denizde olur, yağmur gökyüzünde; ama şair bu ikisini birleştirerek yeni bir gerçeklik kurar. Şiirin sonunda annesine seslenir: "Elini öpmeyeli / annem / sütünü emmeyeli". Bu, büyümüş ama içinde hep bir çocuk taşıyan herkesin şiiridir.       “Ayrılıklar” (s.90) ise kitabın en olgun şiirlerinden biridir. "Gecenin doğumuna hüzün saz çalar / Günün batı yanıdır ağladıklarım". Burada saz çalmak, yine müzikle kurulan bağ. Ayrılık, ölüm değildir; "Bu uçurum bitiminde / Görünmez ve aydınlık bir dere var". Uçurum metaforu, Karagöz'ün sık kullandığı bir imgedir. Uçurum hem tehlikedir hem geçiş. "Git diyorsan / Gideyim / Söyle sensiz nere var" dizeleri, aşkın ve ayrılığın paradoksunu özetler: Ayrılık ancak gidilecek bir yer varsa anlamlıdır; oysa sevgilisiz hiçbir yer yoktur.       • Üçüncü damar: Şiirin şiiri       Bu kitap, aynı zamanda şiirin kendisi üzerine düşünen bir kitaptır. “Yağmur” (s.8) ile başlar: "Ne yağmuru be canlarım / Ne yağmuru". Yağmur, şiirin kendisidir; "Şiirin saçlarını dolamışlar bin geceye". Yağmur, şiir olur; şiir, yağmur olur. "Olsun ki zindanımız olsun / Olsun ki sevdamız / Olsun ki bir kez doğup bin kez ölmeye / Var olmak diye aldanalım". Bu dizeler, Varoluşçuluğun (1946) Anadolu'daki tebessümüdür. Sartre'ın "İnsan özgür olmaya mahkûmdur" sözünü, Karagöz "insan bin kez ölmeye mahkûmdur ama her ölüşünde yeniden doğar" diye tercüme eder.       “Dere” (s.14) bir usta-çırak şiiridir. "Gayrı beni / Uçurumlarda arayın / Derinlerde gürleyen bir dereyim ben / Kimsenin çıraklığını yapmadım sanatımda / Ustalık payesi düşmez şanıma". Bu dizeler, Karagöz'ün şiirdeki duruşunu özetlemektedir: O, kimseye benzemeye çalışmamış, kimsenin takipçisi olmamış, kendi sesini kendi bulmuş bir şairdir. Ustalık iddiası yoktur; çünkü o, dere gibi akmayı, gürlemeyi, uçurumlarda kaybolmayı seçmiştir.       “Medyalı” (s.51) kitabın en politik şiirlerinden biridir ve şiirin şiiri olma özelliğini de taşır. Medya, 90'ların yükselen değeridir. Şair, medyayı "eli çirkin taze medyalı" diye niteler. Ve ekler: "Bizde şiir / Batık bir yelkenlinin derindeki rengidir". Bu, kitabın sanatını (poetikasını- şiir üzerine düşüncesini) özetleyen altın cümledir. Şiir, görünürde yoktur; derindedir, keşfedilmeyi bekler. Octavio Paz'ın (1914) "şiir, toplumun kaybettiği hafızadır" sözünü hatırlatır. Karagöz de hafızayı derinlik metaforuyla yeniden kurar.       Ahmet Yeşil'e (s.38) şiiri, kitabın renklerle kurduğu ilişkinin zirvesidir. "Mavinin en ince yerine rengini ver" diye başlar. Ahmet Yeşil, kitabın kapak ressamıdır. Şair, kapakla içerik arasında bir diyalog kurmuştur. "Güneşi kanlı bir karpuz gibi parçalayıp doğanın saf koynuna" dizesi, sürrealist bir imgedir; ama yıkıcı değil, yapıcıdır. "Bana denizlerin / en bilinmedik rengini ver" dizesi, şairin yeni olana, keşfedilmemiş olana duyduğu açlığı gösterir. Attilâ İlhan'ın "mavi"sinden beslenir ama onu Akdeniz'in ötesine, kozmik bir denize taşır.       “Pozitif Değerler Üzerinedir” (s.66). Bu şiir, adıyla bile bir başkaldırıdır. Negatifin hüküm sürdüğü bir dönemde, pozitif değerleri hatırlamak… "Kahir çekmez gecelerle topladık / Canımızı şafaktan". Kahir, acı, sıkıntı demektir. Şair, acı çekmeyen gecelerde bile şafağı bekler. Bu, umudun inadıdır. "Sevginin yetkinliğine yetmedi ellerimiz" dizesi ise bir itiraf ve aynı zamanda bir özeleştiridir.       • Dördüncü damar: Yeryüzü, Akdeniz, Mersin Berdan Karagöz, bir Akdeniz şairidir. “Güzellik” (s.39) bunun en güzel kanıtıdır. "Hey uçurumlarına çıkıp da / bağırılası dağlar / Hey içilesi suların / doğurduğu ırmak". Bu bir nida, bir haykırış, bir selamlamadır. Mersin'e, Akdeniz'e, iğde kokulu sokaklara bir övgüdür. "Böyle güzellik mi olur / Dünya hey” mısraları, şairin yaşama sevincini ele verir. Bu şiir, Karagöz'ün hep karanlık değil, aydınlık bir şair olduğunun da kanıtıdır.       “Doğa” (s.10) ise daha sade, daha yalındır. "Bana kendi dilinden masallar anlatma kadın". Bu şiir ise bir reddediştir; tekdüze olana, dolaylı anlatıma, süse itirazdır. "Gel / Otur yanıma / Giden günleri / Yiten doğayı seyret". Şair, doğrudan bakmayı, çıplak olanı görmeyi tercih eder. Masal istemez; gerçek ister.       “Şehrin Atar Damarı” (s.45) umut şiiridir. "Güzel insanlar geçiyor bugün anacaddeden / Gözlerinde güneş rengi türküler". Bu, kitabın en iyimser anlarından biridir. "Güzel insanlar geçmeli her gün ana caddeden" dizesi, bir dilek olmaktan çok, bir talep, bir ısrardır.       “Duvar” (s.12) ise bir karşılaşmalar şiiridir. "Çok katlı duvarlar gibi / Karşımda dikilip durma". İkinci dizede sır açılır: "Sen / Taş yığılı bir yürek taşırsın". Karşısındaki taştır, kendisi ahşap. "Seveceksen / -Güzelim- / Eski sevdalarla sev". Bu, modern zamanlara inat, sadakati, derinliği, yavaşlığı hatırlatmadır.       • Son şiir, kitaba adını veren “Çalgının Ondörtlüsü” (s.101), bütün bu damarları birleştirmektedir: "İster ölüme doymuş bir zaman göster bana İster tüm zamanları parçalayıp yere çal İster umutsuz çalgı bırak parmaklarıma İster çal senin olsun başına bin kere çal Ne inleyen tînim var ne gücüm ne bedenim Ağıtlarım kan kokar şairliktir nedenim Sonsuzluk belleğimdir ömrüm kâinat benim İster al senin olsun ister yerden yere çal"       Bu, bir şairin hem en gururlu hem en teslimiyetçi anıdır. Bellek, sonsuzluk; ömür, kâinat. Bu kadar büyük bir benlikten sonra gelen "ister yerden yere çal" ise tevazunun en yüce halidir. •        Bir Soru:       Berdan Karagöz'ü hangi akımlara yerleştireceğiz?       Bence o, Türk şiirinde 1950'li yıllarda ortaya çıkmış bir şiir hareketi olan “İkinci Yeni'nin soyutlama gücünü”, “toplumcu şiirin sorumluluk bilinciyle” birleştiren, buna “Akdenizli bir duyarlılık” katan özgün bir sestir.        Ama Karagöz, taklitçi değildir; tercüman değildir, kendi sesini bulmuş bir şairdir. Sözcük seçimine gelince: “ruzigâr, kahir, medyalı, oylum, lir, miheng, tîn” gibi kelimeler, onun Türkçenin tüm katmanlarına hâkim olduğunu gösterir. Ama bu hâkimiyet, gösterişli değildir; yerli yerindedir. Türkçesi, yaşayan Türkçedir; ama geçmişin de kokusunu taşır. •        Netice:       Bu kitap, bütün bu özellikleriyle, 90'lar Türkiye'sinde, şiirin ölmediğini, sadece derine çekildiğini gösteren bir kanıttır. "Batık bir yelkenlinin derindeki rengi" olarak şiir, orada, karanlığın içinde, mavisini, yeşilini, grisini korumaktadır. Yeter ki ona bakmasını, dalmasını, nefesini tutup o derinliğe inmesini bilelim…       Şaire, sağlıklı ve uzun bir ömür dileğimle… • Kaynakça Karagöz, B. (1995). Çalgının Ondörtlüsü. İstanbul: Atika Şiir.
Ekleme Tarihi: 14 Şubat 2026 -Cumartesi

KÜLTÜR YAZILARI... KAPAĞI AÇILAN KİTAP-XXVII | ÇALGININ ONDÖRTLÜSÜ - Şiir- | Berdan KARAGÖZ | Ss.101 | Tanıtım: Hilmi DULKADİR | 14 Şubat 2026



Bugün sizlere, bir şiir kitabında yer alan seçilmiş şiirleri ve Mersin’de yaşayan yazarını tanıtacağım. Şiirleri sırayla değil; konuşur gibi, iç içe, mısraları birbirine değe değe anlatmak istiyorum. Tıpkı bir çalgının on dört telinin ayrı ayrı değil, birlikte titreşmesi gibi…

      Kitabın yazarı, Berdan Karagöz, (Karagöz, 1995), tam da Türkiye'nin şiir ikliminin "90'lı yıllar çöküşü" diye anılan 1995'in, o kasvetli dönemecinde, “Çalgının Ondörtlüsü” ile şöyle diyor: "Bizde şiir / Batık bir yelkenlinin derindeki rengidir". Bu cümle, bana göre, kitabın değil, şairin şiir üzerine düşüncesinin manifestosudur.
      Önce yayınlamış olduğu kitapları arasında kısa bir gezinti yapalım.
      1989 yılı. Giresun Lisesi'nden ortaokul arkadaşı Ümit Özşen ile yıllar sonra karşılaşır. Ümit, "Bu şiirlerden kitap yapalım" der. Kendi emeğiyle, kendi sermayesiyle “Güneş Yüzlüm” adlı şiir kitabını yayınlar. Hâlâ görüşürler. Şair daha yolun başındadır. Şiirleri vardır, heyecanı vardır, bir de "Anayaso" şiirinin yazarı Şemsi Belli'ye gitme cesareti vardır. İstanbul'a gider, kendini tanıtır. Şemsi Belli, o büyük usta, onunla çokça sohbet eder, destek olur, sahip çıkar. O yıllarda şairimizin kameti Mersin'dir, hâlâ öyle…
      Şemsi Belli sorar: "Mersin'de Hilmi Dulkadir'i tanıyor musun?"
      "Hayır" der şair.
      "Bak, ona gideceksin. Kendini tanıtacaksın. Senin şiirlerini ben çok beğendim, bunu ona söyleyeceksin."
      Mersin'e döner. Bu satırların yazarını bulur. Sonradan şiirleriyle çok ilgilendiğimi, şiirlerinin birçoğunu, Halk Eğitimi Merkezi'nde çıkarmakta olduğum “İçel Kültürü” adlı dergide yayımladığımı, ziyaretime sıkça geldiğini belirtir…
      Berdan Kargöz’ün yayımlanan ilk kitabında "Görkemin Kemgörüleni" adlı bir şiir vardır. Konya'da yazılmıştır. Kubadabat Sarayı konu edilir. Bendeniz, Berdan Karagöz’ü Dr. Mehmet Önder'e (Halkbilimci, Şair, Yazar, Kültür Bakanlığı Kültür Müsteşarı) gönderdiğimi söyler. Konya'da görüşürler o bilge insanla, o ulu çınarla… Şiirini okur, okumasını istemiştir çünkü. Sonra Mehmet Önder hayretle sorar: "Ben seni tanımıyorum. Ama niye tanımıyorum? Kimsin, nerelisin, necisin? Şimdiye kadar seni tanımış olmalıydım…" der. Bu, şiirine duyduğu hayranlıktan kaynaklı bir övgü sözüdür. Ne var ki şairimiz Berdan Karagöz bir an boş bulunur ve "Ben de sizi tanımıyorum" der… Ama bu söz o koca çınarı incitmiştir (bu nedenle ben ona “Deli Berdan” demişimdir). Yıllar sonra, Mehmet Önder'in vefatından evvel, Ankara'da bir resim sergisinde şairin yağlıboya tablolarından birini alır, Mehmet Önder'in İş Bankası'ndaki makamına gidip kendisine takdim eder. Özür diler.
      Sonra “Denize Ağlayan Kadınlar” (1990) gelir. Bu kez yayıncı, Yusuf Hayaloğlu'dur. Bir başka ustanın himayesi…
      Ardından Adana'da Aysel Yenidoğanay'ın çıkardığı “Zamana Akan Nehir” (1993). Sonra İstanbul'da, Kadıköy'de Oğuz Özdem'in Atika Yayınları'ndan “Çalgının Ondörtlüsü” (1995). Ve Hayri Bildik'in Toplumsal Dönüşüm Yayınları'ndan “Vahşi ve Özgür” (1996) ile “Sonsuzluk Ormanında Bir Zaman Şiiri (1998)…
      Her kitabı bir dost eli, her kitap bir emek, her kitap "bir kez doğup bin kez ölmeye / Var olmak diye aldanalım".
      Ve şimdi, bütün bu halkanın içinde, şairin anılarını, o günleri, o kapıları sizlere açayım. Bu yönüyle ben H. Dulkadir, sanılmasın ki yalnızca okuyucuyum, aynı zamanda tanığım. Taşıyıcıyım. Her hafta cumartesi sabahlarının, kapağı açılan kitapların, şiirlerin, yazarların hâlâ bir yerlerde nefes aldığını hatırlatanlardan biriyim…

      Şimdi asıl meseleye, Berdan Karagöz’ün yazdığı “Çalgının Ondörtlüsü” adlı şiir kitabına gelelim:
      Bu kitap, ele alındığında sizi önce adıyla karşılıyor. ”çalgı”; saz, türkü, halkın sesi. “Ondörtlü”; bir müzikal form, belki de on dörtlü şiirlerden oluşan bir yapı. Ama bence daha fazlası: Ondört tel, ondört dize, ondört duygu. Şair, bu adla, şiirin musikiyle olan kan bağını yeniden kuruyor. Ve bunu yaparken, 90'lar şiirinin "bireysel içe kapanma" krizine inat, toplumcu damarı asla yitirmiyor.
      Kitapta 69 şiir var. Ama bu 69 şiir, birbirinin tekrarı değil; birbirini tamamlayan, birbirine ses veren, bazen birbirine itiraz eden bir bütünün parçaları. Ben bu bütünü, şairin kendi sözcükleriyle üç ana damarda topluyorum:
      • Birinci damar: Bellek ve zaman
      Bellek, Berdan Karagöz'ün şiirinde bir çarşıdır: "Ölü dükkanlar çarşısı gözlerime / Kapıları suskun durur" (s.20). Zaman ise o çarşıda dolaşan, kepenkleri aralayan, tozlu rafları silkeleyen bir bekçi. "Zaman değdikçe tahta kepenkler savrulur".
      Bu dizede zaman, fiziksel bir varlık gibidir; dokunabilirsiniz, sesini duyabilirsiniz. Karagöz'ün bellekle kurduğu ilişki, hep böyle somut, böyle maddeseldir. "Meğer bir günbatımı kadar kısa değilmiş / Çoğu kez yaşam" dizesi, kitabın en vurucu cümlelerinden biridir. Bu, yaşamın uzunluğuna değil, ağırlığına dair bir tespittir.
      “Gizil'de (s.9) bellek, bir kıyamet sahnesiyle başlar: "Önce dağlar ölecek / Evrende bir matem çiçeği söyleyecek gözlerin". Dağlar, şairin kendi yücelikleridir; önce onlar ölür, sonra ırmak, yani duygu. "Zulme perçin, perçin olabilirdim aslında" der ama o, "karmaşık bir akşam"ı seçer. Bu, romantik bireyin trajedisidir; direnmek varken hüznü seçmenin trajedisi…
      “Leyl-i Nehar” (s.21) ise belleği gece ve gündüz ekseninde kurar. "Ben geceyi sessiz bulutlarla giderim" diye başlar, ama hemen ekler: "Benim gecelerimde vardiyaların alın teri". Bu ifade, geceyi bir duygu olarak görmekten ziyade, bir emek zamanı olarak görmektir. "Yılışık yosmalı meyhanelerde nefesim de kokmadı" dizesi, 80'ler ve 90'lar şiirinin meyhane romantizmine bir başkaldırıdır. Karagöz, kirlenmemiş bir saflıkta ısrar eder.
      • İkinci damar: Aşk ve ayrılık
      Berdan Karagöz'ün aşk şiirleri, klasik aşk şiirlerinden farklıdır. Onun aşkı, hep bir eksiklik, hep bir uzaklık, hep bir "nerdesin"dir. “Beyaz Telekli Güvercin” (s.43) anneler ve ölümler şiiri gibi görünür ama aslında bir aşk şiiridir: "Ve sen nerdesin değil / Annem / Yüzüme eğil". Annedir belki, sevgilidir belki, belki de ikisi birdir. Güvercin, beyaz telekleriyle masumiyeti simgeler; ama o bir “mülteci”dir aynı zamanda. 90'lar Türkiye'sinde, göçün, zorunlu yer değiştirmelerin, kayıpların şiiridir bu. Karagöz, toplumsal travmayı kişisel bir yakarışla birleştirmektedir.
      Yağmur Gemileri (s.31) özlemin en güzel tariflerinden birini sunar: "Sesine gelmeyeli / Uykuna girmeyeli / Akşamlarımı yedeğinde götüren yağmur gemileridir". Yağmur gemileri, Karagöz'ün imge dünyasında özgün bir buluştur. Gemiler denizde olur, yağmur gökyüzünde; ama şair bu ikisini birleştirerek yeni bir gerçeklik kurar. Şiirin sonunda annesine seslenir: "Elini öpmeyeli / annem / sütünü emmeyeli". Bu, büyümüş ama içinde hep bir çocuk taşıyan herkesin şiiridir.
      “Ayrılıklar” (s.90) ise kitabın en olgun şiirlerinden biridir. "Gecenin doğumuna hüzün saz çalar / Günün batı yanıdır ağladıklarım". Burada saz çalmak, yine müzikle kurulan bağ. Ayrılık, ölüm değildir; "Bu uçurum bitiminde / Görünmez ve aydınlık bir dere var". Uçurum metaforu, Karagöz'ün sık kullandığı bir imgedir. Uçurum hem tehlikedir hem geçiş. "Git diyorsan / Gideyim / Söyle sensiz nere var" dizeleri, aşkın ve ayrılığın paradoksunu özetler: Ayrılık ancak gidilecek bir yer varsa anlamlıdır; oysa sevgilisiz hiçbir yer yoktur.
      • Üçüncü damar: Şiirin şiiri
      Bu kitap, aynı zamanda şiirin kendisi üzerine düşünen bir kitaptır. “Yağmur” (s.8) ile başlar: "Ne yağmuru be canlarım / Ne yağmuru". Yağmur, şiirin kendisidir; "Şiirin saçlarını dolamışlar bin geceye". Yağmur, şiir olur; şiir, yağmur olur. "Olsun ki zindanımız olsun / Olsun ki sevdamız / Olsun ki bir kez doğup bin kez ölmeye / Var olmak diye aldanalım". Bu dizeler, Varoluşçuluğun (1946) Anadolu'daki tebessümüdür. Sartre'ın "İnsan özgür olmaya mahkûmdur" sözünü, Karagöz "insan bin kez ölmeye mahkûmdur ama her ölüşünde yeniden doğar" diye tercüme eder.
      “Dere” (s.14) bir usta-çırak şiiridir. "Gayrı beni / Uçurumlarda arayın / Derinlerde gürleyen bir dereyim ben / Kimsenin çıraklığını yapmadım sanatımda / Ustalık payesi düşmez şanıma". Bu dizeler, Karagöz'ün şiirdeki duruşunu özetlemektedir: O, kimseye benzemeye çalışmamış, kimsenin takipçisi olmamış, kendi sesini kendi bulmuş bir şairdir. Ustalık iddiası yoktur; çünkü o, dere gibi akmayı, gürlemeyi, uçurumlarda kaybolmayı seçmiştir.
      “Medyalı” (s.51) kitabın en politik şiirlerinden biridir ve şiirin şiiri olma özelliğini de taşır. Medya, 90'ların yükselen değeridir. Şair, medyayı "eli çirkin taze medyalı" diye niteler. Ve ekler: "Bizde şiir / Batık bir yelkenlinin derindeki rengidir". Bu, kitabın sanatını (poetikasını- şiir üzerine düşüncesini) özetleyen altın cümledir. Şiir, görünürde yoktur; derindedir, keşfedilmeyi bekler. Octavio Paz'ın (1914) "şiir, toplumun kaybettiği hafızadır" sözünü hatırlatır. Karagöz de hafızayı derinlik metaforuyla yeniden kurar.
      Ahmet Yeşil'e (s.38) şiiri, kitabın renklerle kurduğu ilişkinin zirvesidir. "Mavinin en ince yerine rengini ver" diye başlar. Ahmet Yeşil, kitabın kapak ressamıdır. Şair, kapakla içerik arasında bir diyalog kurmuştur. "Güneşi kanlı bir karpuz gibi parçalayıp doğanın saf koynuna" dizesi, sürrealist bir imgedir; ama yıkıcı değil, yapıcıdır. "Bana denizlerin / en bilinmedik rengini ver" dizesi, şairin yeni olana, keşfedilmemiş olana duyduğu açlığı gösterir. Attilâ İlhan'ın "mavi"sinden beslenir ama onu Akdeniz'in ötesine, kozmik bir denize taşır.
      “Pozitif Değerler Üzerinedir” (s.66). Bu şiir, adıyla bile bir başkaldırıdır. Negatifin hüküm sürdüğü bir dönemde, pozitif değerleri hatırlamak… "Kahir çekmez gecelerle topladık / Canımızı şafaktan". Kahir, acı, sıkıntı demektir. Şair, acı çekmeyen gecelerde bile şafağı bekler. Bu, umudun inadıdır. "Sevginin yetkinliğine yetmedi ellerimiz" dizesi ise bir itiraf ve aynı zamanda bir özeleştiridir.
      • Dördüncü damar: Yeryüzü, Akdeniz, Mersin
Berdan Karagöz, bir Akdeniz şairidir. “Güzellik” (s.39) bunun en güzel kanıtıdır. "Hey uçurumlarına çıkıp da / bağırılası dağlar / Hey içilesi suların / doğurduğu ırmak". Bu bir nida, bir haykırış, bir selamlamadır. Mersin'e, Akdeniz'e, iğde kokulu sokaklara bir övgüdür. "Böyle güzellik mi olur / Dünya hey” mısraları, şairin yaşama sevincini ele verir. Bu şiir, Karagöz'ün hep karanlık değil, aydınlık bir şair olduğunun da kanıtıdır.
      “Doğa” (s.10) ise daha sade, daha yalındır. "Bana kendi dilinden masallar anlatma kadın". Bu şiir ise bir reddediştir; tekdüze olana, dolaylı anlatıma, süse itirazdır. "Gel / Otur yanıma / Giden günleri / Yiten doğayı seyret". Şair, doğrudan bakmayı, çıplak olanı görmeyi tercih eder. Masal istemez; gerçek ister.
      “Şehrin Atar Damarı” (s.45) umut şiiridir. "Güzel insanlar geçiyor bugün anacaddeden / Gözlerinde güneş rengi türküler". Bu, kitabın en iyimser anlarından biridir. "Güzel insanlar geçmeli her gün ana caddeden" dizesi, bir dilek olmaktan çok, bir talep, bir ısrardır.
      “Duvar” (s.12) ise bir karşılaşmalar şiiridir. "Çok katlı duvarlar gibi / Karşımda dikilip durma". İkinci dizede sır açılır: "Sen / Taş yığılı bir yürek taşırsın". Karşısındaki taştır, kendisi ahşap. "Seveceksen / -Güzelim- / Eski sevdalarla sev". Bu, modern zamanlara inat, sadakati, derinliği, yavaşlığı hatırlatmadır.
      • Son şiir, kitaba adını veren “Çalgının Ondörtlüsü” (s.101), bütün bu damarları birleştirmektedir:

"İster ölüme doymuş bir zaman göster bana
İster tüm zamanları parçalayıp yere çal
İster umutsuz çalgı bırak parmaklarıma
İster çal senin olsun başına bin kere çal

Ne inleyen tînim var ne gücüm ne bedenim
Ağıtlarım kan kokar şairliktir nedenim
Sonsuzluk belleğimdir ömrüm kâinat benim
İster al senin olsun ister yerden yere çal"

      Bu, bir şairin hem en gururlu hem en teslimiyetçi anıdır. Bellek, sonsuzluk; ömür, kâinat. Bu kadar büyük bir benlikten sonra gelen "ister yerden yere çal" ise tevazunun en yüce halidir.
• 
      Bir Soru:
      Berdan Karagöz'ü hangi akımlara yerleştireceğiz?
      Bence o, Türk şiirinde 1950'li yıllarda ortaya çıkmış bir şiir hareketi olan “İkinci Yeni'nin soyutlama gücünü”, “toplumcu şiirin sorumluluk bilinciyle” birleştiren, buna “Akdenizli bir duyarlılık” katan özgün bir sestir. 
      Ama Karagöz, taklitçi değildir; tercüman değildir, kendi sesini bulmuş bir şairdir.
Sözcük seçimine gelince: “ruzigâr, kahir, medyalı, oylum, lir, miheng, tîn” gibi kelimeler, onun Türkçenin tüm katmanlarına hâkim olduğunu gösterir. Ama bu hâkimiyet, gösterişli değildir; yerli yerindedir. Türkçesi, yaşayan Türkçedir; ama geçmişin de kokusunu taşır.
• 
      Netice:
      Bu kitap, bütün bu özellikleriyle, 90'lar Türkiye'sinde, şiirin ölmediğini, sadece derine çekildiğini gösteren bir kanıttır. "Batık bir yelkenlinin derindeki rengi" olarak şiir, orada, karanlığın içinde, mavisini, yeşilini, grisini korumaktadır. Yeter ki ona bakmasını, dalmasını, nefesini tutup o derinliğe inmesini bilelim…
      Şaire, sağlıklı ve uzun bir ömür dileğimle…

Kaynakça
Karagöz, B. (1995). Çalgının Ondörtlüsü. İstanbul: Atika Şiir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve mersindesonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.