•
Sabahattin Çakmakoğlu’nun önceki konuşmalarında kültür, eğitim ve millî şuur üzerine kurduğu teorik çerçeve, 14 Temmuz 1986’da Mersin’deki Türkçe öğretmenlerine hitaben yaptığı konuşmada, somut ve hayati bir odak noktasında billurlaşmaktadır:
O’nun bu konuşması, dilin öğretim tekniklerinden bahsetmekle kalmayıp Türkçe’yi, bir milletin “sosyal ve kültürel yapısının başta gelen ağırlıklı unsuru” olarak tanımlayarak, dili, askerî ve ekonomik gücün de ötesinde, nihai bir varoluş ve direniş silahı haline getirir.
Çakmakoğlu, konuşmasına çarpıcı bir tezle başlamıştır: Bir devletin bekası, askerî veya ekonomik gücünden önce, “millet şuuruna erişmesi” ile mümkündür Bu şuurun en temel taşıyıcısı ise dildir. “İnsanları millet yapan unsurlar arasında sosyal ve kültürel yapı ağırlık kazanır” der ve bu yapının merkezine “başta dil”i yerleştirir. Ona göre silah, ancak onu kullanan insanın “o milletten olduğuna inanması” halinde etkilidir. Bu inancı besleyen ve pekiştiren ise dildir. Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü bu bağlamda yorumlar: Çarpıcı olan, bu söyleyişi de “mümkün kılan” ve “kişiyi tanımlayan” dildir. Bu yaklaşımıyla Çakmakoğlu, güç analizlerinde genellikle ihmal edilen “yumuşak gücün” en katıksız halini, yani dilin kolektif bilinç inşa etme ve kimlik kodlama gücünü, en sert “sert güç” unsurlarının (ordu) bile önüne koyar.
Keza Çakmakoğlu, Türkçe’ye yönelik tehdidi tarihî bir perspektiften okumaktadır. Türk Milleti’ne dost olmayanların, Türk devletlerini yıkmak için daima “değerlerimizi yozlaştırıcı, bozucu” yollara başvurduğunu belirtir. Modern dönemde bu yıkım taktiğinin en kritik aracı, “dilimizi bozma çabaları”dır. Peki dil nasıl bozulur? Ona göre bu, yabancı kelime istilasıyla değil, daha sinsi bir yöntemle olur: “Kütüphaneleri kapatmakla”. Bunu, fiziki bir kapatma kastıyla söylemez elbet, “dünden bugüne yetişen nesillerin okuyamayacağı kitaplar yazmak”, böylece milleti kendi geçmişiyle bağlantısını kuracak tercümanlara mahkûm etmek suretiyle yaptıklarını ifade eder. Bu tespit, dil politikasını, geçmişle gelecek arasındaki köprünün korunması veya yıkılması meselesi olarak görmektedir. Tekraren, buradaki “kütüphane”, bir bina değil, kolektif hafızanın ve kültürel sürekliliğin metaforudur.
Çakmakoğlu, dildeki “öz Türkçe”, “sade Türkçe” tartışmalarına da bu güvenlik ve süreklilik paradigmasından yaklaşmaktadır. Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin Türkçeleşmiş hallerini (Mehmet, Ahmet) savunurken, bunların artık “Türkçe’mize mal edilmiş” olduğunu ve asıl ölçütün “anlıyor muyuz, anlatabiliyor muyuz, dünü bize bağlıyor mu?” soruları olduğunu söyler. Amacı, dili bir tarihî fosil haline getirmek değil, işlevsel ve canlı tutmaktır. Bu nedenle “sade Türkçe’den yana” olduğunu, ancak “öz Türkçe” adına dili fakirleştirmeye karşı olduğunu belirtir. Bu tutum, onun pragmatik ve işlevselci dil anlayışını gösterir: Dil, bir ideolojik saflaşma aracı olarak görülmeyip, milleti bir arada tutan, iletişim kuran ve geçmişi geleceğe taşıyan canlı bir organizma olmalıdır.
Çakmakoğlu, bu hayati misyonun taşıyıcısı olarak Türkçe öğretmenlerine benzersiz bir önem atfetmektedir. Onları, gramer kurallarını öğreten kişiler olarak değil, “sağlam dil yapısı” inşa eden, “güzel Türkçe” konuşmayı ve telaffuzu öğreten mimarlar olarak görür. Fransızca’nın ahenginin örnek gösterilmesi, onun dil öğretimini bir estetik ve etki meselesi olarak da gördüğünü ortaya koymaktadır. Ancak onun için asıl önemli olan, bu güzel ve doğru Türkçe’nin, bir “milletin tarihî şuurunu” da taşımasıdır. Gazetelerde “Şam” yerine “Damas”, “Cevat” yerine “Prekazi” yazılmasını eleştirisi, dil kullanımındaki özensizliği, derin bir “tarihî ve kimliksel kopuşun” işareti olarak okumasıdır. Öğretmenden beklenen, bu kopuşu önleyecek şuuru aşılamaktır.
Sonuç: Dil, Vatanın Sesli Hudududur.
Çakmakoğlu’nun bu konuşması, onun “Dil, Vatanın Sesli Hudududur” düşünce sisteminde dilin ne kadar stratejik bir konuma yerleştirildiğini göstermektedir. Başkaca neler ifade etmektedir?
Kısaca:
• Bir Tanımlama ve Aidiyet Aracıdır (“Ne Mutlu Türk’üm Diyene”yi mümkün kılan).
• Bir Tarihî Süreklilik ve Hafıza Taşıyıcısıdır (“kütüphaneleri kapatan” unsur).
• Bir Güvenlik ve Direniş Silahıdır (askerî gücü anlamlı kılan temel).
• Bir Estetik ve Etki Vasıtasıdır (Fransızca örneğindeki gibi).
• Nihayet, Bir Devlet Politikası ve Öğretmen Misyonudur.
Özetle, Çakmakoğlu bu konuşmasında milliyetçilik anlayışının kültürel ve dil temelli, ancak son derece pratik ve güvenlik odaklı bir versiyonunu sunmaktadır.
Ona göre vatanın hudutları coğrafya olarak kalmaz, aynı zamanda “dil ile çizilmiş, sesli hudutlardır”. Bu hudutları korumak, toprağı korumak kadar hayatidir.
•
|Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXX-| Dünde Kalan Sözler- V- | Millî Eğitimin İnşası: Teoriden Pratiğe, Devletten Topluma|6 Şubat 2026|
Anasayfa
Yazarlar
Hilmi Dulkadir
Yazı Detayı
Bu yazı 131 kez okundu.
KÜLTÜR YAZILARI... Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXIX- | Dünde Kalan Sözler- IV- | Dilin İktidarı: Türkçe, Bir Varoluş Silahı | Hilmi Dulkadir | 1 Şubat 2026
•
Sabahattin Çakmakoğlu’nun önceki konuşmalarında kültür, eğitim ve millî şuur üzerine kurduğu teorik çerçeve, 14 Temmuz 1986’da Mersin’deki Türkçe öğretmenlerine hitaben yaptığı konuşmada, somut ve hayati bir odak noktasında billurlaşmaktadır:
O’nun bu konuşması, dilin öğretim tekniklerinden bahsetmekle kalmayıp Türkçe’yi, bir milletin “sosyal ve kültürel yapısının başta gelen ağırlıklı unsuru” olarak tanımlayarak, dili, askerî ve ekonomik gücün de ötesinde, nihai bir varoluş ve direniş silahı haline getirir.
Çakmakoğlu, konuşmasına çarpıcı bir tezle başlamıştır: Bir devletin bekası, askerî veya ekonomik gücünden önce, “millet şuuruna erişmesi” ile mümkündür Bu şuurun en temel taşıyıcısı ise dildir. “İnsanları millet yapan unsurlar arasında sosyal ve kültürel yapı ağırlık kazanır” der ve bu yapının merkezine “başta dil”i yerleştirir. Ona göre silah, ancak onu kullanan insanın “o milletten olduğuna inanması” halinde etkilidir. Bu inancı besleyen ve pekiştiren ise dildir. Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü bu bağlamda yorumlar: Çarpıcı olan, bu söyleyişi de “mümkün kılan” ve “kişiyi tanımlayan” dildir. Bu yaklaşımıyla Çakmakoğlu, güç analizlerinde genellikle ihmal edilen “yumuşak gücün” en katıksız halini, yani dilin kolektif bilinç inşa etme ve kimlik kodlama gücünü, en sert “sert güç” unsurlarının (ordu) bile önüne koyar.
Keza Çakmakoğlu, Türkçe’ye yönelik tehdidi tarihî bir perspektiften okumaktadır. Türk Milleti’ne dost olmayanların, Türk devletlerini yıkmak için daima “değerlerimizi yozlaştırıcı, bozucu” yollara başvurduğunu belirtir. Modern dönemde bu yıkım taktiğinin en kritik aracı, “dilimizi bozma çabaları”dır. Peki dil nasıl bozulur? Ona göre bu, yabancı kelime istilasıyla değil, daha sinsi bir yöntemle olur: “Kütüphaneleri kapatmakla”. Bunu, fiziki bir kapatma kastıyla söylemez elbet, “dünden bugüne yetişen nesillerin okuyamayacağı kitaplar yazmak”, böylece milleti kendi geçmişiyle bağlantısını kuracak tercümanlara mahkûm etmek suretiyle yaptıklarını ifade eder. Bu tespit, dil politikasını, geçmişle gelecek arasındaki köprünün korunması veya yıkılması meselesi olarak görmektedir. Tekraren, buradaki “kütüphane”, bir bina değil, kolektif hafızanın ve kültürel sürekliliğin metaforudur.
Çakmakoğlu, dildeki “öz Türkçe”, “sade Türkçe” tartışmalarına da bu güvenlik ve süreklilik paradigmasından yaklaşmaktadır. Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin Türkçeleşmiş hallerini (Mehmet, Ahmet) savunurken, bunların artık “Türkçe’mize mal edilmiş” olduğunu ve asıl ölçütün “anlıyor muyuz, anlatabiliyor muyuz, dünü bize bağlıyor mu?” soruları olduğunu söyler. Amacı, dili bir tarihî fosil haline getirmek değil, işlevsel ve canlı tutmaktır. Bu nedenle “sade Türkçe’den yana” olduğunu, ancak “öz Türkçe” adına dili fakirleştirmeye karşı olduğunu belirtir. Bu tutum, onun pragmatik ve işlevselci dil anlayışını gösterir: Dil, bir ideolojik saflaşma aracı olarak görülmeyip, milleti bir arada tutan, iletişim kuran ve geçmişi geleceğe taşıyan canlı bir organizma olmalıdır.
Çakmakoğlu, bu hayati misyonun taşıyıcısı olarak Türkçe öğretmenlerine benzersiz bir önem atfetmektedir. Onları, gramer kurallarını öğreten kişiler olarak değil, “sağlam dil yapısı” inşa eden, “güzel Türkçe” konuşmayı ve telaffuzu öğreten mimarlar olarak görür. Fransızca’nın ahenginin örnek gösterilmesi, onun dil öğretimini bir estetik ve etki meselesi olarak da gördüğünü ortaya koymaktadır. Ancak onun için asıl önemli olan, bu güzel ve doğru Türkçe’nin, bir “milletin tarihî şuurunu” da taşımasıdır. Gazetelerde “Şam” yerine “Damas”, “Cevat” yerine “Prekazi” yazılmasını eleştirisi, dil kullanımındaki özensizliği, derin bir “tarihî ve kimliksel kopuşun” işareti olarak okumasıdır. Öğretmenden beklenen, bu kopuşu önleyecek şuuru aşılamaktır.
Sonuç: Dil, Vatanın Sesli Hudududur.
Çakmakoğlu’nun bu konuşması, onun “Dil, Vatanın Sesli Hudududur” düşünce sisteminde dilin ne kadar stratejik bir konuma yerleştirildiğini göstermektedir. Başkaca neler ifade etmektedir?
Kısaca:
• Bir Tanımlama ve Aidiyet Aracıdır (“Ne Mutlu Türk’üm Diyene”yi mümkün kılan).
• Bir Tarihî Süreklilik ve Hafıza Taşıyıcısıdır (“kütüphaneleri kapatan” unsur).
• Bir Güvenlik ve Direniş Silahıdır (askerî gücü anlamlı kılan temel).
• Bir Estetik ve Etki Vasıtasıdır (Fransızca örneğindeki gibi).
• Nihayet, Bir Devlet Politikası ve Öğretmen Misyonudur.
Özetle, Çakmakoğlu bu konuşmasında milliyetçilik anlayışının kültürel ve dil temelli, ancak son derece pratik ve güvenlik odaklı bir versiyonunu sunmaktadır.
Ona göre vatanın hudutları coğrafya olarak kalmaz, aynı zamanda “dil ile çizilmiş, sesli hudutlardır”. Bu hudutları korumak, toprağı korumak kadar hayatidir.
•
|Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXX-| Dünde Kalan Sözler- V- | Millî Eğitimin İnşası: Teoriden Pratiğe, Devletten Topluma|6 Şubat 2026|
Ekleme
Tarihi: 01 Şubat 2026 -Pazar
KÜLTÜR YAZILARI... Bir Valinin İzinde: Sabahattin Çakmakoğlu’nu Anmak -XXIX- | Dünde Kalan Sözler- IV- | Dilin İktidarı: Türkçe, Bir Varoluş Silahı | Hilmi Dulkadir | 1 Şubat 2026
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.