Toplumsal adaletin en hassas dengelerinden biri, mağdurun sesine kulak vermek ile masumiyet karinesini korumak arasındaki o ince çizgide durur. Cinsel taciz ve saldırı suçları, doğası gereği genellikle tanıksız, dört duvar arasında ya da baş başa olunan anlarda işlendiği için yargı yargılamalarında "mağdurun beyanı" esası büyük bir önem taşır. Ancak bu hassas mekanizma, kötü niyetli ellerde bir silaha dönüştüğünde ne olur? Bir kadının, bir erkeğe asılsız şekilde "Bana cinsel tacizde bulundu" diyerek iftira atması, sadece suçlanan kişinin hayatını değil, adalet sisteminin güvenilirliğini de altüst eder.
Hukuki açıdan bakıldığında, Türk Ceza Kanunu bu durumu oldukça net bir şekilde çerçevelemiştir. Bir kimse hakkında yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak, işlemediğini bildiği halde hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi iftira suçu (TCK m. 267) işlemiş olur. Yargılamanın veya soruşturmanın delillerle, kamera kayıtlarıyla, HTS (telefon trafik) incelemeleriyle ya da çelişkili beyanların tespitiyle "iftira" olduğunun ortaya çıkması durumunda, roller anında değişir. Şikayetçi konumundaki kişi, hapis cezası istemiyle sanık sandalyesine oturur.
Ancak meselenin adliye koridorlarını aşan, çok daha yıkıcı bir boyutu var: Toplumsal infaz.
Cinsel suçlamalar, lekesi en zor temizlenen suçlamalardır. Bir erkeğe yöneltilen asılsız bir taciz iddiası; adli süreçte aklansa bile o kişinin mesleki kariyerini, aile hayatını, itibarını ve psikolojisini telafisi imkansız şekilde zedeleyebilir. Toplum çoğu zaman mahkeme kararını beklemeden hükmü keser. "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" kolaycılığı, masum bir insanın hayatını karartmaya yeter. İftiraya uğrayan erkek, iddiayı kanıtlamak zorunda bırakılan taraf haline gelir ki bu da mantıksal ve hukuki bir paradokstur.
İftiranın yarattığı en büyük trafikteki gizli tehlike ise gerçek mağdurlara vurulan darbedir.
Asılsız her bir beyan, gerçekten tacize, tecavüze uğramış ve adalet arayan binlerce kadının sesini gölgeler. Şüpheci yaklaşımları besler, yargının ve toplumun gerçek mağdurlara olan inancını zayıflatır. Kişisel bir intikam, hırs veya çıkar uğruna atılan bir iftira, aslında adalet arayan tüm kadınların hakkından çalmaktır.
Sonuç olarak; ne taciz vakalarında "kadın diyorsa doğrudur" diyerek masumiyet karinesini çiğnemek, ne de "ifada bulunuyor olabilir" şüphesiyle gerçek mağdurları yalnız bırakmak çözümdür. Hukuk, duyguyla değil somut delille, şüpheyle değil mantıkla işler. İftira atan kişi sadece hukuken cezasını çekmekle kalmamalı, yarattığı manevi yıkımın bedelini tazminat davalarıyla da ödemelidir. Çünkü adalet, sadece suçluyu cezalandırmak değil; masumu korumak ve yalanın gölgesini gerçeğin üstünden kaldırmaktır.

