Tarih, bazen asırların yükünü birkaç yıla sığdırır. 20. yüzyılın başı, Türk milleti için tam olarak böyle bir kırılma noktasıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun külleri arasından yeni bir şafak mı doğacaktı, yoksa bir millet bin yıllık vatanından tamamen kazınacak mıydı? Amerikalı tarihçi Dr. Justin McCarthy’nin hafızalara kazınan o tespiti, aslında hamasi bir övgü değil, çıplak ve soğuk bir tarihi gerçeğin itirafıdır: “Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini de kurtardı!”
Bu sözlerin ağırlığını anlamak için, McCarthy’nin işaret ettiği o karanlık projeksiyonu iyice analiz etmek gerekir.
Sürgünler Coğrafyası ve Konya Ovası’na Sıkışan Gelecek
yüzyılın sonlarından itibaren Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan ve Kırım’dan Anadolu’ya doğru akan göç dalgaları, sadece bir nüfus hareketi değildi; sistematik bir yok etme ve yurdundan etme politikasının acı reçetesiydi. Yüz binlerce insan evini, toprağını ve canını geride bırakarak Anadolu’ya sığındı. McCarthy’nin sorduğu o kritik soru tam da burada devreye giriyor: Balkanlar’dan, adalardan ve Kafkaslar’dan sürülen bu milletin, Anadolu’nun ortasındaki Konya Ovası’ndan da sürülmesi ne kadar sürerdi?
Sevr Antlaşması’nın önümüze koyduğu harita, bu sorunun yanıtı niteliğindeydi. Türklere layık görülen, denize çıkışı olmayan, tarıma elverişsiz küçük bir iç Anadolu coğrafyasıydı. Ancak emperyalizmin iştahı bununla da kalmayacaktı. Eğer o dönemde organize, inançlı ve askeri bir deha tarafından yönetilen bir direniş başlamasaydı, Konya Ovası bir sığınak değil, bir son durak olacaktı. Trakya ve Anadolu’da tek bir Türk izi bırakmamak üzere kurgulanmış küresel plan, nihai hedefine ulaşacaktı.
Bir Neslin ve Kimliğin Kurtuluşu
Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yürütülen askeri ve siyasi mücadele, sadece sınırları çizilmiş bir toprak parçasını kurtarma hareketi değildir. Bu mücadele, bir milletin genetik, kültürel ve tarihsel varlığını koruma savaşıydı. Atatürk;
Dağılmış orduları bir araya getirerek,
Umudunu kaybetmiş bir halkı "Ya istiklal ya ölüm!" parolasıyla kenetleyerek,
Ve en önemlisi, cephedeki zaferi modern, laik ve bağımsız bir cumhuriyetle taçlandırarak,
Türk milletini tarih sahnesinden silinme tehlikesinden çekip çıkardı. Eğer o olmasaydı, bugün belki de sadece tarih kitaplarında, Orta Asya’nın derinliklerinde kalmış ya da mülteci konumuna düşmüş bir halkın hüzünlü hikayesi okunuyor olacaktı. Trakya’da ezan sesleri, Anadolu’da Türkçe konuşan nesiller kalmayacaktı.
Tarihten Alınması Gereken Ders
Bugün üzerinde özgürce yaşadığımız, her köşesinde geleceğe umutla baktığımız bu topraklar, tesadüflerin veya lütufların eseri değildir. Dr. Justin McCarthy gibi tarafsız yabancı tarihçilerin bile açıkça itiraf ettiği bu gerçek, bizlere hem bir minnet borcu yüklemekte hem de büyük bir sorumluluk hatırlatmaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk, bir coğrafyayı vatan yapmanın ötesine geçerek bir neslin, yani bizlerin var olmasını sağladı. Onun kurduğu Cumhuriyete ve mirasına sahip çıkmak, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil, bu topraklarda var olmaya devam etme irademizin en temel şartıdır.

